TÖVBE
Arapça’da tevbe (tevb, metâb) “geri dönmek, rücû etmek, dönüş yapmak” anlamındadır ve “dinde yerilmiş şeyleri terk edip övgüye lâyık olanlara yönelme” biçiminde tanımlanır. Tövbe kavramı Allah’a nisbet edildiğinde “kulun tövbesini kabul edip lütuf ve ihsanıyla ona yönelmesi” mânasına gelir (Zeccâc, s. 61-62; Kuşeyrî, et-Taḥbîr, s. 84). Kişilerin birbirine karşı yaptıkları hatalı davranışlardan dönmesi için avf (af) ve i‘tizâr (özür dileme) kelimeleri kullanılır (krş. et-Tevbe 9/94; en-Nûr 24/22).[1]
Gazâli açısından tövbe ilim, hal ve fiil olmak üzere üç unsurdan oluşmaktadır. Gazâli, bu üç kavram ve bunları açıklarken kullandığı ayet ve hadislerle bir yandan tövbeyi işlevsel hale getirmek, diğer yandan da insanoğlunun hayatında dini etkin bir güç olarak yerleştirmek gayesini taşımıştır. Bunun için de tövbenin üç unsurunu özellikle bir kimsenin günahlarının cezasını çekmesi gerekliliğine vurgu yaparak açıklamıştır. Böyle bir yöntem izlemesinin nedeni ise insanoğlunun cezanın mahiyetini işitmesi ve tövbe ile kurtuluş yolunda yürümeye istekli hale gelmesidir.
Gazâli’nin tövbe ile ilgili tanımlamalarını şu şekilde ifade etmek mümkündür:
- Tövbe, günah ve masiyetin Allah’tan uzaklaştıran tehlikeli bir davranış olduğunu bilmektir.
- Tövbe, yapılan hatadan dolayı sevgilinin kaybedilmesi neticesinde kalpte meydana gelen pişmanlık hissidir.
- Tövbe, rehberi şehvet ve öncüsü şeytan olan yoldan ayrılıp Allah’a giden yola girmek, insanı şeytana yaklaştırıp Allah’tan uzaklaştıran yoldan dönmektir.
- Tövbe, terk ve azimdir. Hemen günahı terk edip bir daha yapmamaya azmetmek ve geçmişte işlenen hataları telafi etmektir.
Bu tanımlamaları bir araya getirdiğimizde Gazâli açısından tövbenin, günahın son derece zararlı olduğu bilinci içerisinde kalpte duyulan acı ve üzüntüyle birlikte işlenen günahı hemen terk etmek, hayatın geri kalan kısmında günah işlememeye azmetmek ve iyilik yönlerini öne çıkararak geçmişi telafi etmeye çalışmak olduğunu söylemek mümkündür. Tövbeyi pişmanlık, terk, azim ve telafi ile ilişkilendirmesinde kendisinden önceki ve sonraki Kelam âlimleri ile birlikte hareket ederken, bunların öncesinde ilme vurgu yapması dikkat çekicidir.
- İnsanın Doğası
Gazâli’ye göre her insan kalb-i selim ile dünyaya gelmektedir ve kıyamet gününde kurtuluşa ulaşmasının yolu bu temizliğini en üst düzeyde muhafaza etmesine bağlıdır. Çünkü insan, Hz. Âdem ve eşinde olduğu gibi doğası gereği hayatının her anında günah işleme temayülüne sahip bir varlıktır. Bunun nedeni doğasının sadece ulvi değil, süfli kabiliyetleri de taşımasıdır. Nitekim Gazâli bu hususta şu ifadelere yer vermiştir:
“Hatasız insan olmaz. Ancak hemen tövbe etmek lazımdır. Hiç kusur işlememek meleklerin vasfı; hiç iyilik yapmamak şeytanın özelliğidir. Kötülük işledikten sonra iyiliğe yönelmek de insanlara mahsus ve onlar için zorunludur... Her insan kendi nesebini tahsis eder. Ya meleğe ya Âdem’e ya da şeytana intisab eder. İşlediği kusurdan tövbe eden Âdem’in evladı olduğunu ispatlar. Kusur ve isyanında ısrar eden kendini şeytana uymakla tescil ettirmiş olur. Sırf hayır yapmakla meleklere nispet edilmeye gelince bu imkansızdır. Çünkü Âdem’in hamuru sağlam bir şekilde iyilik ve kötülük macunu ile mayalanmıştır.”
Açıklamadan da görüldüğü üzere Gazâli açısından her insan şu veya bu şekilde günah işlemiştir, işlemeye de devam edecektir. İnsanoğlunun prototipi olarak yaratılan ilk insan Hz. Âdem ve eşinin günah işlemesi bunun en güzel örneğidir. Bu, kendisini meleklerden ayıran taşıdığı süfli kabiliyetlerinin bir sonucudur. İşte bu iki kabiliyetin birbirine olan üstünlüğü, insanın mükemmelliği veya noksanlığının da belirleyicisidir. Çünkü insanın ulvi kabiliyetleri melekiyet (iyilik), süfli olanlar ise hayvanî ve şeytanî (kötülük) yönünü temsil etmektedir. İnsanda bu kabiliyetlerle ilişkisi bulunan ve birbirine muhalif iki güç bulunmaktadır. Bunlardan ilki süfli kabiliyeti geliştiren ve insanı yanlış yönlendiren şeytanın aldatma yollarından olan şehvet, gazap ve diğer kötü huylardır. İkincisi ise yedili yaşlarda başlayıp kırk yaşına gelindiğinde kemale eren, kötü huyları kontrol altına alma kabiliyeti bulunan, insanı Tanrı’nın sezgisel bilgisini tecrübe etmeye ve günahlardan kurtuluşun hazzını tatmaya yönlendiren akıldır. Dolayısıyla insan Allah katında bir değer ifade etmek istiyorsa ulvi kabiliyetini süfli olana hâkim kılmalı ve onu kontrol altında tutmalıdır.
Gazâli’nin bu söylemlerinden insanın doğasında iki zıt ve birbiriyle mücadele eden kabiliyetin yerleştirildiği, dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşmada aklın hâkim kılınması gerektiği anlaşılmaktadır. Aynı zamanda iyi ve kötü kabiliyetler ile yaş arasında kurduğu ilişkiden şehvetin akıldan önce insan doğasında hüküm sürdüğü de görülmektedir. Dolayısıyla peygamberler de dahil hiçbir insanın şeytanın hilelerinden ve günahtan kaçınması imkânsız olmaktadır. Bu hususu Gazâli’nin şu ifadelerinde görmek mümkündür:
“Şehvet akıl kemale ermeden daha çocukluk ve gençlik çağında olgunlaşır. Bu sebeple şeytanın askeri, akıldan önce merkezi zapteder, kalbi istila eder ve kalp de şehvetlere uygun âdetlere ünsiyet eder. Dolayısıyla şeytan kalbe galebe çalar. O zaman onu oradan söküp atmak zor olur. Allah’ın ordusu olan akıl daha sonra harekete geçer. Allah’ın dostlarını düşmanın esaretinden kurtarmak için ağır ağır çalışır. Şayet akıl kemale erip kuvvet bulmazsa şeytanın askerlerini kalpten atamaz ve şeytanın “Andolsun beni kıyamete kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, (azdırarak) kontrolüm altına alacağım”[2] sözünü yerine getirmeye çalışır.”
İnsan doğasının psikolojik analizini yapan Gazâli, akıl ile kıyaslandığında şehvetin çok erken yaşlardan itibaren insan üzerindeki etkilerine dikkat çekmektedir. Yapılması gereken şey şehvetin ilerleyen yaşlarda da kontrolü ele geçirmesine ve aklın hakimiyetini engellemesine izin vermemektir.
- Günahın Doğası ve İnsan- Günah İlişkisi
Sözlükte darlık, sıkıntı, sorumluluk, engel, insan vicdanını rahatsız eden kabahat, dini açıdan suç olarak kabul edilen her türlü söz ve davranış vb. anlamlara gelen günah, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı itaatsizlik eylemi, insanı iyilik ve mükafattan alıkoyan, Allah’tan uzaklaştıran davranış olarak tanımlanabilir. Gazâli de bu hususa dikkat çekmek için, Allah’ın emir ve yasağının aksine yapılan her tür davranışın günah kapsamına girdiğini belirtmiştir. Onun açısından günah sadece Tanrı’ya itaatsizlik eylemi olmayıp aynı zamanda içsel bir hastalık ve çürüme sürecidir. Kur’ân-da günah kavramını ifade etmek için pek çok kavram bulunmaktadır. İnsanın iyilik ve sevaptan, Allah’tan ve sevgisinden uzak kalması, yapılan eylemden sorumlu olması bu kavramlardaki ana temadır. Aynı zamanda Kur’ân-da günahın büyük ve küçük kategorilerine ayrıldığı da görülmektedir. Günah kavramlarını yukarıda açıkladığımızdan burada tekrar etmeyeceğiz.
- Tövbenin Unsurları
Yukarıda da açıkladığımız gibi Gazâli açısından tövbe ilim, hal ve fiil olmak üzere üç unsurdan oluşmaktadır. Bu üç unsur da insanın ilim, irade, ihtiyar ve kudretinin neticesidir. Her birine yönelmeye karar veren, bunları kesbeden ve neticelerinden sorumlu olan insandır. Allah Teâlâ’nın bunlara müdahalesi ise sadece yaratmak noktasındadır. O bu söylemleriyle, Allah’ın mutlak hakimiyetini bozmaksızın insanın kendi geleceğine karar vermede özgürlüğünün önemine vurgu yapmaktadır. İnsan özgür bir şekilde seçme ve yapma kabiliyetine sahiptir. Günah işlemek ve daha sonra bundan vazgeçmek insan doğasının karakteristiğidir. Her insan kendisini melekler seviyesine çıkarmak veya şeytanlar derecesine indirmek potansiyeline sahiptir. Gazâli insanı bir robot seviyesine indirgemeksizin Allah’ın mutlak hakimiyetini savunur. İnsan bu dünyadaki kararlarıyla, söz ve davranışlarıyla gelecekteki dünyasını şekillendirecektir. Günahkâr birinin ebedi mutluluğa ulaşma ve azaptan kurtulması açısından son derece önemli bir fonksiyona sahip olan tövbe hem akıl hem de nakil açısından zorunlu olduğundan her Müslüman bu üç unsuru araştırmak ve uygulamakla mükellef olmaktadır. Nitekim o bu hususta şunu söylemektedir:
“Tövbe hiç kimsenin müstağni kalamayacağı şekilde herkes için farz-ı ayındır”
Bu açıklamadan da görülmektedir ki hatadan masum olmayan her Müslüman’ın bulunduğu yanlış yoldan dönmek, kalbini günahlardan temizlemek ve Allah’a yakınlaşmak için tövbe etmesi gerekmektedir. Bu ise ancak unsurlarıyla birlikte tövbenin ne olduğunu bilmekle mümkündür. Ona göre ilim, günahın büyük zararının, ruhu kirlettiğinin, insan ve Tanrı arasında bir perde olduğu gerçeğinin farkında olmaktır. Günah hakkında böyle bir bilgiye sahip olmayan kimse gaflet perdesi altında yaptığı kötü fiilden pişmanlık duymayacağı gibi ruhu ve kalbinde de herhangi bir acı veya sıkıntı duyması da söz konusu değildir. Dolayısıyla Müslüman bir kimse ister büyük isterse küçük olsun nelerin günah olduğunu, kötülüğe yol açan şeyi, ondan nasıl kaçınacağını, onları işledikten sonra nasıl telafi edeceğini bilmek zorundadır. Gazâli, bu ilim ile salt bilgiden ziyade iman ve yakîni kastetmiştir. Çünkü birincisi günahın insan için son derece tehlikeli olduğunu tasdik, ikincisi de her türlü şüpheden uzak bir şekilde bu tasdikin kalbe yerleştirilmesi manasını muhtevidir. Bu tasdik ve yakîn hali günahkâr bir kişiye aynı zamanda herhangi bir isyan durumunda imanı tehlikeye düşürdüğü ve günahın hemen akabinde tövbe etmenin gerekli olduğu bilincini de vermektedir.
O bu hususa insan sağlığı için zararlı yiyecekleri örnek olarak takdim etmiştir. Zararlı yiyeceklerin sürekli tüketimi sağlığı bozup hastalanmaya, tedavi edilmediği takdirde de ölüme yol açacağı gibi, tövbe ile tedavi edilmeyen günahlar da artarak kişinin imansız gitmesine neden olabilecektir. İnsanoğlu sağlığı bozulduğunda doktora müracaat edip yazılan reçeteyi titizlikle uygulamaya koyduğu gibi ebedi mutluluğa mazhar olacak ahiret hayatını imar hususunda da tövbe ipine sımsıkı tutunmalıdır.
Sadece dil ile “tövbe ettim” sözünün değil, günahlar ve isyan neticesinde kararan kalbin nurlanması ve temizlenmesi için bunun zıddı olan iyilikler ve itaati hayata yansıtılmasıdır. Gazâli burada çamaşırcı örneğini verir. Bir çamaşırcının gerekli malzemeleri kullanmaksızın “ben çamaşırları yıkadım” demesi bir mana ifade etmeyeceği gibi insanın da bu üçüncü unsur olmaksızın “ben tövbe ettim” demesi anlamsızdır. Onun bu yaklaşımı ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz sözünü hatırlatmaktadır. Eylemin şimdiki zaman ile ilişkisi, günah işlemekten hemen vazgeçmek ve emirleri yerine getirmektir. Eylemin geleceğe bakan yönü ölünceye kadar bir daha aynı günahı veya benzeri herhangi birini işlememeye özen göstermektir. Geçmiş zamanla münasebeti ise işlenilen günahı telafi etmek demektir. Bu bütün günahlardan vazgeçmeyi, emri ve yasakları yerine getirmeyi içerir. Bu kararlılık üzere kalmaya yardım edecek hayat tarzını seçmeyi gerektirmektedir. Eylem geçmişteki bütün günahlar için gerekli olan telafiler yapılıncaya kadar tamamlanmayacaktır.
İslam dininde tövbe birinin günahından vazgeçmesi, tekrar günah işlememeye söz vermesi ve Allah’a yönelmesi demektir. Bütün günahlardan ve kusurlardan ruhu özgürleştiren sürekli bir manevi arınma sürecidir. Kur’ân tövbeyi Allah’ın merhametini elde etme vasıtası olarak görür. Hz. Peygamber’de Allah’ın günahkâr bir kulun tövbesine büyük değer verdiğine dikkat çekerek günah işleyen birini tövbe etmeye teşvik etmiştir. Hem Kur’ân hem de hadislerde tövbe ile ilgili söylemler Allah’ın merhametinin ve bağışlamasının gazabı ve cezalandırmasına üstün geldiğini göstermektedir. Gazâli İslam’ın ana kaynaklarından materyalini dikkatli bir şekilde seçmiş ve bunları tövbe hakkındaki kendi düşünceleriyle desteklemiştir. Onun açısından tövbenin, bilgi, pişmanlık ve eylem olmak üzere üç unsurdan meydana geldiği tespit edilmiştir. Bu süreçte o, Allah’ın merhameti ve bağışlamasını kabul etmekle birlikte özellikle günah ve cezaya dikkat çekmiştir. Bu yüzden Allah katında tövbenin makbul olması ve cezadan kurtuluş için işlenilen günahın telafi edilmesi gerekliliğine vurgu yapmıştır.[3]
[1] https://islamansiklopedisi.org.tr/tovbe
[2] İsra -62
[3] H.Işık -Gazali’nin tövbe algısı-2013