ahmetturkan.gen.tr

HAYATTAN DERSLER

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Home RİSALE-İ NUR LAHİKALAR DENİZLİ LAHİKASI

DENİZLİ LAHİKASI

e-Posta Yazdır PDF

DENİZLİ LÂHİKASI

                                                                                                                        -1-                                                بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                          Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Geçen Leyle-i Kadrinizi ve gelen bayramınızı bütün mevcudiyetimle tebrik ve sizleri Cenâb-ı Erhamürrâhimîn'in birliğine ve rahmetine emanet ediyorum.              مَنْ آمَنَ بِا لْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ        sırriyle sizi teselliye muhtaç görmemekle beraber, derim ki:                                     وَاصْبِرْ لِحُكْمِ  رَبِّكَ  فَاِنَّكَ  بَاَعْيُنِنَا  وَسَبِّحْ بَحَمْدِ رَبِّكَ âyetinin mâna-yı işârisiyle verdiği teselliyi tamamiyle gördüm. Şöyle ki:              Dünyayı unutmak, ramazanımızı âsude geçirmek düşünürken, hatıra gelmiyen ve bütün bütün tahammülün fevkınde bu dehşetli hâdise hem benim, hem Risâle-i Nur'un, hem sizin, hem ramazanımız, hem uhuvvetimiz için ayn-ı inâyet olduğunu ben müşahede ettim. Bana ait cihetinin ise çok faidelerinden yalnız iki-üçünü beyan ederim.              Biri: Ramazanda çok şiddetli bir heyecan, bir ciddiyet, bir iltica, bir niyâz ile müthiş hastalığa galebe ederek çalıştırdı.              İkincisi: Her birinize karşı bu sene de görüşmek ve yakınınızda bulunmak arzusu şiddetli idi. Yalnız birinizi görmek ve Isparta'ya gelmek için bu çektiğim zahmeti kabul ederdim.             Üçüncüsü: Hem Kastamonu'da, hem yolda, hem burada fevkâlade bir tarzda bütün elîm hâletler birden değişiyor ve me'mûlün ve arzumun hilâfına olarak bir dest-i inâyet görünüyor,              اَلْخَيْرُ فِيهَا اخْتَارَهُ اللَّهُ             dediriyor. En ziyade beni düşündüren Risâle-i Nur'u, en gafil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanla-  sh:» (D- 4) ra da, kemâl-i dikkatle okutturuyor, başka bir sahada fütuhata meydan açıyor. Ve en ziyade rikkatime dokunan ve kendi elemimden başka, her birinizin sıkıntısından başıma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karşı, ramazanda, bir saati yüz saat hükmüne getiren o şehr-i mübârekte bu musibet dahi, o yüz sevabı her bir saati on saat derecesinde ibadet yapmakla bine iblâğ ettiğinden, Risâle-i Nur'dan tam ders alan ve dünya fâni ve ticaretgâh olduğunu bilen ve herşey'i îmanı ve âhireti için feda eden ve bu dershane-i Yusufiye'deki muvakkat sıkıntların dâimî lezzetler ve faideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak hâletini, tebrik ve sebatınızı gayet istihsan ve takdir etmek hâletine çevirdi. Ben de:              اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ  حَالٍ سِوَى اْلكُفْرِ وَالضَّلاَلِ          dedim. Bana ait olan bu faideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risâle-i Nur'un, hem ramazanımızın, hem sizin bu yüzde öyle faideleri var ki, perde açılsa, «Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu kaza ve kader-i İlâhî, hakkımızda bir inâyettir.» dedirtecek kanaatım var.             Hâdiseye sebebiyet verenlere itab etmeyiniz. Bu musibetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat mânen pek çok hafif geldi. İnşâallah, çabuk geçer.              عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا  وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ      sırriyle müteessir olmayınız.                                                                                                                        Said Nursî                                                 * * *                                                 بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                                                                                                                       -2-             Aziz Kardeşlerim!              Yakınınızda bulunmakla çok bahtiyarım. Sizin hayalinizle ara sıra konuşurum, müteselli olurum. Biliniz ki: Mümkin olsaydı, bütün sıkıntılarınızı kemâl-i iftihar ve sevinçle çekerdim. Ben, sizin yüzünüzden  Isparta'yı ve havalisini taşiyle, toprağiyle seviyorum. Hattâ diyorum ve resmen de diyeceğim: Isparta hükümeti bana ceza verse, başka bir vilâyet beni beraet ettirse, yine burayı tercih ederim.              Evet, ben üç cihetle Isparta'lıyım. Gerçi tarihçe isbat edemiyorum. Fakat kanatım var ki; İsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said'in aslı, buradan gitmiş. Hem Isparta Vilâyeti öyle hakikî kardeşlerin bana vermiş ki; değil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Said'i onların her birisine maalmemnuniye feda eylerim .  sh:» (D- 5)             Tahmin ederim, şimdi küre-i arzda Risâle-i Nur Şâkirdlerinden -kalben ve ruhen ve fikren- daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünki; kalb ve ruh ve akılları îman-ı tahkikî nurlariyle sıkıntı çekmezler; maddî zahmetler ise, Risâle-i Nur dersiyle hem geçici, hem sevablı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet-i îmaniyenin başka bir mecrada inkişafına vesile olmasını bilerek şükür ve sabırla karşılıyorlar. İman-ı tahkikî dünyada dahi medar-ı saadettir diye halleriyle isbat ediyorlar. Evet, «Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler» deyip metinane bu fânî zahmetleri bâki rahmetlere tebdile çalışıyorlar.              Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, onların emsallerini çoğaltsın, bu vatana medar-ı şeref ve saadet yapsın ve onları da cennet-ül-firdevsde saadet-i ebediyeye mazhar eylesin, âmin!                                                                                                                        Said Nursî                                                * * *                                                                                                                       -3-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Bu kaza-i İlâhînin adalet-i kaderiye noktasında, yeni talebelerden bir kısım zâtların sırr-ı ihlâsa muvâfık olmıyan dünya cihetini de Risâle-i Nur ile arzu etmesinden, bâzı menfaat-perest rakiblerin karşısında bulup, yirmibeş sene evvel aslı yazılan ve sekiz sene zarfında bir-iki def'a elime geçen ve aynı vakitte kaybettirilen «Beşinci Şuâ» benden uzak bir yerde ele geçmesiyle, o hoca bozması gibi kıskançlar, onunla adliyeyi evhamlandırdılar. Aynı vakit, benim arzu ettiğim yeni harfler ile «Miftah-ül-İman Mecmuası» yerine «Âyet-ül-Kübrâ muvafakatım olmadan tab'olması ve nüshaları gelmesi hükûmete aksetmiş, iki mes'ele birbiriyle karıştırılmış güya «Kanun-u Medeniyeye» karşı o «Beşinci Şuâ» tab'edilmiş diye ehl-i garaz, bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri şu çilehâneye soktu. Fakat kader-i İlâhî ise, menfaatimiz için buraya sevketti ve eski zamanlarda ihtiyarî çilehânelerin sevab noktasında, çok fevkınde sevabdar etmek sırrıyle, bizi, ihlâs dersini tam almak ve hakikaten kıymetsiz olan dünya umuruna karşı alâkalarımızı tâdil etmek için yine Medrese-i Yusufiye'ye çağırdı.              Ehl-i dünya evhamına karşı deriz:              «Yedinci Şuâ» başdan aşağıya kadar îmandır, aldanmışsınız; ve gayet mahrem tutulan ve şiddetli taharrilerde bizde bulunmayan ve aslı yirmi sene evvel yazılan «Beşinci Şuâ» bütün bütün   sh:» (D- 6) ayrıdır. Biz, bunun değil tab'ına, belki bu zamanda hiç kimseye göstermesine razı olmamakla beraber, orada doğru çıkmış bir ihbar-ı gaybîdir, mübareze etmiyor.                                                 * * *                                                                                                                        -4-                                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ               Bayramınızı tekrar tebrikle beraber, sureten görüşemediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten dâima beraberiz, ebed yolunda da inşâallah bu beraberlik devam edecek. İmanî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevablar ve ruhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanaatındayım. Şimdiye kadar, Risâle-i Nur şâkirdleri gibi çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış. Evet, cennet ucuz değil. İki hayatı imha eden küfr-ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı. Mâdem bizi çalıştıran hâlikımız Rahîm ve Hakîmdir; başa gelen herşey'i rıza ile, sevinç ile, rahmetine, hikmetine îtimad ile karşılamalıyız.              Kahraman bir kardeşimiz, «Âyet-ül-Kübrâ» mes'elesinde bütün mes'uliyeti kendine alıp, Hizb-i Kur'ân'ı ve Hizb-i Nur'u ve kalemiyle kazandığı fevkalâde uhrevî şeref ve fazilete istihkakını tam göstermiş, beni derin sevinçlerle ağlatmış; ve «Yedinci Şuâ» olan «Âyet-ül-Kübrâ» tam nazar-ı dikkati celbederek ileride ona lâyık bir fütuhatı ihzar etmek hikmetiyle ona gelen bu muvakkat müsadere, o kardeşimizin ve rüfekasının hizmetlerini ve masraflarını zâyi etmeyecek, inşâallah daha parlattıracak diye rahmet-i İlâhiyyeden bekleriz.              Sizi bütün dualarında اَجْرِنَا * وَارْحَمْنَا * وَاحْفَظْنَا gibi bütün mütekellim-i maalgayr sigalarında bilâ-istisna dahil edip, kesretli cesedler ve bir tek ruh hükmünde şirket-i mâneviyemizin düsturlarıyle çalışan ve sizin sıkıntınız ile sizden ziyâde alâkadar olan ve şahs-ı mânevînizden himmet ve meded ve sebat ve metanet ve şefaat bekliyen                                                                                                                        Kardeşiniz                                                                                                                      Said Nursî                                                * * *  sh:» (D- 7)                         BU DEFAKİ KÜÇÜK MÜDAFAATIMDA DEMİŞTİM             Risale-i Nur'daki şefkat, hakikat, hak, bizi siyasetten menetmiş. Çünki; mâsumlar belâya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zâtlar bunu izâhını istediler. Ben de dedim:              Şimdiki fırtınalı asırda, gaddar medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdâdât-ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâdât meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvve-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak, o hâlette o da ezlem olacak ve mağlûb kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir-iki adamın hatasiyle yirmi-otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız orayı vursa, otuz zâyiata mukabil yalnız biri kazanır, mağlûb vaziyetinde kalır. Eğer mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimanesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasıyle yirmi-otuz bîçareleri ezseler, o vakit, hak namına dehşetli bir haksızlık ederler.              İşte, Kur'an'ın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik. Hem mâdem herşey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile, icbâr ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adâlete, gayret-i vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bütün zıttır, muhaliftir.              Hülâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zâbıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr-ü mutlak ve dehşetli bir tâun-u beşerî ve maddiyunluktan gelen zındıkanın taassubiyle, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhamlandırıp, aleyhimize sevketmek var. Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı alyehimize sevketseler, Kur'anın kuvvetiyle, Allahın inayetiyle kaçmayız. O irtidadkâr küfr-ü mutlaka ve o zındıkaya teslim-i silâh etmeyiniz!                                                                                                                        Said Nursî  sh:» (D- 8)                                                                                                                       -6-             Bu hâdise te'siriyle ben kendimi mâsum kardeşlerime rıza-yı kalb ile feda etmeye kat'i azm u cezmettiğim ve çaresini fikren aradığım vakitte, «Celcelûtiye» yi okudum. Birden hatıra geldi ki, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh: «Yâ Rab! Aman ver!» diye dua etmiş; inşâallah, o duanın sırriyle selâmete çıkarsınız.              Evet Hazret-i Ali Radıyallahü Anh, «Kaside-i Celcelûtiye» de iki suretle Risâle-i Nur'dan haber verdiği gibi, «Âyet-ül-Kübrâ Risâlesi» ne işareten    وَبِاْلاَيَت الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتِ  der.   Bu işarette îmâ eder ki: «Âyet-ül-Kübrâ» yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risale-i Nur talebelerine gelecek ve «Âyet-ül-Kübrâ» hakkı için o فَجَتْ ve «musibetten şâkirdlerine aman ver.» diye niyâz eder, o risâleyi ve menbaını şefaatçı yapar. Evet, «Âyet-ül-Kübrâ Risâlesi» nin tab'ı bahânesiyle gelen musibet aynen o remz-i gaybîyi tasdik etti.              Hem o kasîdede, Risâle-i Nur'un mühim eczalarına, tertibiyle işaretlerin hâtimesinde, mukabil sahifede der: وَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصًّهَا * وَحَقِّقْ مَعَانِيهَا بِهَا الْخَيْرُ  تُمِّمَتْ                                                           Yâni: «İşte Risâle-i Nur'un sözleri, hurufları ki, onlara işaretler eyledik. Sen onların hassalarını topla ve mânalarını tahkik eyle. Bütün hayır ve saadet, onlarla tamam olur.» der. «Hurufların mânalarını tahkik et.» karinesiyle mânayı ifade etmiyen hecaî harfler murad olmayıp, belki kelimeler mânasındaki «Sözler» namiyle risâleler muraddır.                                     رَبَّنَآ لاَ تُؤآخِذْنَآ اِنْ نَسِينَآ  اَوْ اَخْطَأْنَا * لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللَّه                                                                                                                            Said Nursî                                                * * *                                                                                                                       -7-             Aziz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!             Senin âlimane suallerin Risâle-i Nur'un «Mektûbât» kısmında çok ehemmiyetli hakikatların anahtarları olmasından senin sual-  sh:» (D- 9) lerine karşı lâkayd kalamıyorum. Bunun kısa cevabı şudur:              Mâdem Kur'ân bir hutbe-i ezeliyedir, nev'-i beşerin umum tabakatiyle ve ehl-i ibadetin bütün tâifeleriyle konuşup elbette onlara göre müteaddid mânaları ve küllî mânasının çok mertebeleri bulunacak. Bâzı müfessirler, yalnız en umumî veya en sarih veya vâcib veya bir sünnet-i müekkedeyi ifade eden mânayı tercih eder.              Meselâ, bu âyette         وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ dan ehemmiyetli bir sünnet olan iki rek'at teheccüt namazını ve             اِدْبَارَ النُّوجُومِ      dan, bir sünnet-i müekkede olan sabah fecir sünnetini zikretmiş. Yoksa evvelki mânanın daha çok efradı var. Kardeşim, seninle konuşmak kesilmemiş.                                                 * * *                                                                                                                       -8-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Şimdi zuhur namazını kıldım, tesbihat içinde siz hatırıma geldiniz ki; her biri hem kendini, hem hânesindeki akrabasını düşünmekle mahzun olur. Birden kalbe geldi ki: Mâdem eski zamanlarda âhiretini dünyasına tercih edenler, hayat-ı içtimaiyenin günahlarından kurtulmak ve âhiretine hâlisane çalışmak niyetiyle mağaralarda, çilehânelerde riyâzet ile hayatlarını geçirenler bu zamanda olsaydılar, Risâle-i Nur Şâkirdleri olacaktılar; elbette şimdi bu şeriat altında bunlar, onlardan on derece daha ziyade muhtaçtır ve on derece fazla fazilet kazanıyorlar ve on derece daha rahattırlar.                                                             * * *                                                                                                                      -9-             Aziz, Mübarek Kardeşlerim!              Pek çok selâm... Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlâs-ı Şerîf okurduk. Ben, şimde bir gün evvel beşyüz ve arefede dahi beşyüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben, gerçi sizleri göremiyorum ve hususî her birinizle görüşmüyorum, fakat ben, ekser vakitler, dua içinde her birinizle bâzan ismiyle sohbet ederim.                                                 * * *  sh:» (D- 10)                                                                                                                       -10-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Ben, şimdiye kadar Nur fabrika dâiresinin mübarekler hey'etinden iki ehemmiyetli rükünler kurtulmuşlar tahmin ederim. Elhak o dâire, o hey'et; altı-yedi senede yirmi-otuz sene kadar fâtîhane iş görmüşler, parlak kalemlerinin yadigârları gibi, onların hizmetlerine tevakkuf etmez; onların bedeline, onların defter-i a'mallerine hasenat yazdırıyor. Hattâ «Hizb-i Nurî» nin öyle bir kuvvetli fütuhatı var ve öyle ehemmiyetli yerlere girmiş ki, onu neşredenler mütemadiyen çalışıyorlar hükmündedir. Ben, pek çok çalışmış ve çalışkan Hafız Mustafa'yı da evvelki zât gibi dışarıda zannederdim, yalnız bir def'a «O da buradadır.» işittim; belki başka Mustafa'dır diye teselli buluyordum.                                                 * * *                                                                                                                      -11-             Aziz Kardeşlerim!              Ben, bu sabah tesbihatta Hâfız Tevfik'e acıdım. Bu iki def'adır zahmet çekiyor tahattur ettim. Birden hatıra geldi: Onu tebrik et! O, kendini fâidesiz bir ihtiyat ile Risâle-i Nur'daki çok ehemmiyetli makamından ve büyük hissesinden bir derece çekmek isterdi. Fakat hizmetinin kudsiyeti ve azameti, O'nu yine o büyük hisseye ve pek büyük sevaba muvaffak eyledi. Az bir sıkıntı ve geçici bir küçük zahmet ile böyle bir şeref-i mânevîden geri kalmamak gerektir.              Evet Kardeşlerim! Mâdem herşey gidiyor ve gittikten sonra eğer lezzet ve keyf ise, boşu boşuna gider, bir hasret kalır; eğer sıkıntı ve zahmet ise, hem dünyevî ve uhrevî, hem böyle bir kudsî hizmet noktasında öyle bir lezzetli faideler var ki, o zahmeti hiçe indirir. İçinizde biri müstesna, en ihtiyarı ve en ziyade başına sıkıntılar toplanan benim. Sizi te'min ederim; tam bir sabır ve şükür ve tahammül ile halimden memnunum. Musibete şükür ise, musibetteki sevab ve uhrevî ve dünyevî faideleri içindir.                                                 * * *  sh:» (D- 11)                                                                                                                       -12-             Aziz Kardeşlerim!              «Meyve» nin mes'elelerinin tekmil edilmesine meydan vermiyen mânilerin zevali ile inşâallah yine başlanacak ki; birisi, soğuk, birisi, masonların onun kuvvetinden dehşet almalarıdır. Ben, bu musibette, Kader-i İlâhî cihetini düşünüyorum. Zahmetim rahmete inkılâb eder. Evet, «Risâle-i Kader» de beyan edildiği gibi, her hâdisede iki sebeb var: Biri zâhirîdir ki; insanlar ona göre hükmederler, çok def'a zulmederler.              Biri de hakikattır ki; Kader-i İlâhî ona göre hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adalet eder. Meselâ; bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinayetine binâen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm-ü beşer içinde adalet eder. İşte bu mes'elemizde elmaslar, şişelerden; sıddîk fedakârlar, mütereddid sebatsızlardan; ve hâlis muhlisler, benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayrılmak için bu şiddetli imtihana girmemizin iki sebebi var:              Birisi: Ehl-i dünya ve siyasetin evhamlarına dokunan kuvvetli bir tesanüd ve ihlâsla fevkalâde hizmet-i dîniyedir; zulm-ü beşer buna baktı.              İkincisi: Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesanüd ile tam liyakat göstermediğimizden, kader dahi buna baktı. Şimdi kader-i İlâhî, ayn-ı adalet içinde hakkımızda ayn-ı merhamettir ki; birbirine müştak kardeşleri bir meclise getirdi, zahmetleri ibadete ve zâyiatları sadakaya çevirdi. Ve yazdıkları risâleleri her tarafdan nazar-ı dikkati celbetmek ve dünyanın mal ve elâdı ve istirahatı pek muvakkat ve geçici ve her halde bir gün onların bırakıp toprağa girecek olmasından, onların yüzünden âhiretini zedelememek ve sabır ve tahammüle alışmak ve istikbaldeki ehl-i îmana kahramanane bir nümune-i imtisal, belki imamları olmak gibi çok cihetle ayn-ı merhamettir. Fakat yalnız bir cihet var ki, beni düşündürüyor. Nasıl bir parmak yaralansa; göz, akıl, kalb ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar; öyle de: Bu derece zarurete giren sıkıntılı hayatımız; yarasiyle kalb ve ruhumuzu kendiyle meşgul eder. Hattâ dünyayı unutmak lâzım olduğu bir zamanımda, o hal beni masonların meclisine getirdi, onları tokatlamakla meşgul eyledi. Cenâb-ı Hak bu gaflet halini de bir mücahede-i fikriye nev'inden kabul etmek ihtimaliyle teselli buldum.              Risâle-i Nur'un kıymetdar muallimi Hâfız Mehmed'in kardeşi Ali Gül'ün selâmını aldım. Ben hem ona, hem bütün hemşehrilerine ve Sava'nın bütün ahya ve emvatına binler selâm ve dua ederim.                                                 * * * sh:» (D- 12)                                                                                                                       -13-                                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ               Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Sizin sebat ve metanetiniz, masonların ve münafıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor.              Evet kardeşlerim, saklamağa lüzum yok. O zındıklar, Risâle-i Nur'u ve Şâkirdlerini tarikata ve bilhassa Nakşî takikatı'na kıyas edip, o ehl-i tarikatı mağlûb ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar.              Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû-i istimalâtını göstermek.                         Ve sâniyen: O mesleğin erkânlarının ve müntesibinin kusuratlarını teşhir etmek.              Ve sâlisen: Maddiyûn felsefesinin ve medeniyetinin câzibedar sefahet ve uyutucu lezzetli zehirleriyle ifsad etmek ile mabeynlerinde tesanüdü kırmak ve üstadlarını ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bâzı düsturlariyle nazarlarından sukût ettirmekdir ki, Nakşîlere ve ehl-i tarikata karşı istimal ettikleri aynı silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandılar. Çünki;  Risâle-i Nur'un meslek-i esası; ihlâs-ı tam ve terk-i enaniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâki lezzetleri hissedip aramak ve fâni ayn-ı lezzet-i sefihanede, elîm elemleri göstermek ve îmanın, bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakikatları ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşâallah tam akîm bırakacak ve meslek-i Risâle-i Nur ise tarikatlara kıyas edilmez diye onları susturacak.              Bir Lâtife:              Bu sabah, yanımdaki jandarma koğuşundan biri beni çağırdı, pencereye çıktım. Dedi: «Bizim kapımız kendi kendine kapandı, ne yapıyoruz açılmıyor.» Ben de dedim: «Size işarettir ki; nöbetdar olduğunuz ve üstlerinden kapı kapattığınız adamlar içinde sizin gibi mâsumlar var. Hattâ on seneden beri görmediğim bir kardeşimle bir dakika görüşmek bahanesiyle bana ihanet ve başka bahane ile dış kapımızın ikincisini dahi kapadılar. Onun cezası olarak, sizin kapınız dahi kapandı.»                                                                                                                       Said Nursî                                                * * * sh:» (D- 13)                                                                                                                       -14-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Size dün yazdığım lâtifenin üç zarafeti var:              Birincisi: İstikbalde gelecek mübarek hey'etin şahs-ı mânevîsinin bir mümessili olmasından, o şahs-ı mânevînin sırriyle ve  bereketiyle sürgülü kapı kendi kendine açıldığı gibi, yine o tahakkuk edip vücuda gelmiş mübarek hey'etin bir mümessilinin on sene sonra yarım dakika benimle görüşmesi sebebiyle bana hiddet edildi. Ben de hiddet ettim, «Kapıları kapansın» tekrar eyledim. Aynı günün gecesinin sabahında -hiç vuku bulmamış- kendi kendine nöbetçilerin kapıları kapandı, iki saat açılmadı.              İkinci Zarafeti: Ben bir pusula müdde-i umuma müdürle göndermiştim, içinde demiştim: Ben tecriddeyim, kimse ile görüşemiyorum, görüşsem de bu şehirde kimseyi tanımıyorum. Buranın Belediyesi birisiyle ilâ âhir... Sonra Müdde-i umumî demiş: «O tecridde mi?» Müdür demiş: «Yok.» İkisi bana itiraz etmişler. Aynı gün, yarım meczub ve yarım akraba biri yarım dakika benim ile görüşmesi yüzünden öyle bir vaziyet gösterildi ki, hiçbir tecridde olmamış. Bana itirazları yüzlerine çarptı.              Üçüncüsü: Komşudaki haylaz gençlerin kapıda gürültüleri akşam yatsı ortasında bana zarar ederdi, fakat az idi. O kapıyı da aynı gün bir bahane ile kapattılar. Hem fena koku menzilimde ziyadeleşti, hem o haylazların kapıma yakın gürültüleri ziyade bana zarar verdi. Ben de yine: Kapıları kapansın, neden böyle yapıyorlar! dedim. Aynı sabah o hâdise oldu.                                                 * * *                                                                                                                       -15-             Kardeşlerim!             Yeni hurufla yazdığımız iki mes'ele, cidden te'sirini gösterdi. Birinci, ikinci, üçüncü mes'eleleri de yazılsa çok iyi olur. Fakat Hüsrev ve Tahirî gibi kalemleri Kur'ân'a ve Kur'ân hattına mahsus ve me'mur olmalarından bana endişe verir. Başkalar yazsalar daha münasibdir.                                                  * * *  sh:» (D- 14)                                                                                                                       -16-             Aziz Kardeşlerim!             Bir seneden beri bir parça, yâni bir kilo kadar şehriye ve pirinçden sarfediyordum. Şübhem kalmadı ki, büyük bir bereket içinde var. Şimdi siz bırakmıyorsunuz ki, pişireyim. Öyle ise, onu size hem teberrük, hem bereketli bir hediye ediyorum. O yıldız şehriyeden bir def'a hârika bir bereketi gördüm. Taneleri pişirdikten sonra kurutuyordum. Bir tek tane on mislinden ziyade büyük olduğunu ben ve başkaları gördük.                                                 * * *                                                                                                                       -17-             Aziz Kardeşlerim!             Bu gece evrad ile meşgul olurken nöbetçiler ve başkalar işitiyorlardı. Kalbime geldi ki: Acaba bu izhar, sevabını noksan etmiyor mu? diye telâş ettim. Hüccet-ül-İslâm İmam-ı Gazâlî'nin meşhur bir sözü hatıra geldi. O demiş: «Bâzan izhar, çok def'a ihfadan daha ziyade efdal olur.» Yâni âşikâre yapmakta başkalar, ya istifade veya taklid etmek veya gafletten uyanmak veya dalâlette ve sefahette muannid ise karşısında şeâir-i İslâmiye nev'inden izhar etmek, izzet-i diniyeyi göstermek gibi çok cihetle, hususan bu zamanda ve ihlâs dersini tam alanlarda değil riyâ, belki gizliden tasannu karışmamak şartiyle çok ziyade sevablı olabilir diye bir teselli buldum.                                                 * * *                                                                                                                       -18-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             İki gün evvel sorgu hâkimi beni çağırdığı vakit, ben kardeşlerimi nasıl müdafaa edeyim diye düşünürken, İmam-ı Gazâlî'nin «Hizb-ül-Masun» unu açdım. Birden bu âyetler nazarımda göründü:              اِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ آمَنُوا * يَسْعَى نُورُهُمْ  بَيْنَ اَيْدِيهِمْ  وَبِاَيْمَانِهِمْ  اَللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ ... طُوبى لَهُمْ ...             Baktım ki: Birinci âyet, şeddeler sayılsa ve meddeler sayılmazsa,              اَمَنُوا deki, «Vav» dahi meddedir -makam-ı cifrisi ve ebcedîsi binüçyüz altmışiki (1362) eder- ki, tam tamına bu senenin aynı tarihine ve bizim mü'min kardeşlerimizi müdafaaya azmettiğimiz   sh:» (D- 15) zamana, hem mânası, hem makamı tevafuk ediyor. Elhamdülillâh dedim, benim müdafaama ihtiyaç bırakmıyor. Sonra hatırıma geldi ki: «Acaba netice ne olacak?» diye merak ettim.  Gördüm:           اَللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ ... طُوبى لَهُمْ ... deki iki cümle, tenvin sayılmak şartiyle, makam-ı cifrîsi aynen binüçyüz altmışiki. Eğer bir med sayılmazsa, iki; eğer sayılsa, üç eder. Tam tamına hıfz-ı İlâhiyeye pek çok muhtaç olduğumuz bu zamanın, bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihine tevafuk ederek, bir senedenberi büyük bir dâirede ve geniş bir sahada aleyhimize ihzar edilen dehşetli bir hücum karşısında mahfuziyetimize te'minat ile teselli veriyor. Risâle-i Nur bu hâdisede daha parlak fütuhatı hâkim dâirelerde bulunmasından şimdiki muvakkat tevakkuf bizi me'yus etmez ve etmemeli; ve «Âyet-ül-Kübrâ» nın tab'ı sebebiyle müsaderesi onun parlak makamına nazar-ı dikkati her taraftan ona celbetmesine bir ilânname telâkki ediyorum.              رَبَّنَآ اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاَغْفِرْ لَنَا          âyetini şimdi okudum.   وَاَغْفِرْ لَنَا  cümlesi tam tamına binüçyüz altmışiki eder. Bu senenin aynı tarihine tevafuk eder ve bizi çok istiğfara dâvet ve emreder ki, nurunuz tamam olsun ve Risâle-i Nur noksan kalmasın.                                                 * * *                                                                                                                       -19-                                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ              Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Bu eski ve yeni iki Medrese-i Yusufiye'deki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmiyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmıyan ve bu kadar tehacüme karşı kuvve-i mâneviyesi kırılmayan zâtları ehl-i hakikat ve nesl-i âti alkışlayacakları gibi melâike ve ruhanîler dahi alkışlıyorlar diye kanaatım var. Fakat içinizde hastalıklı ve nâzik ve fakirler bulunmasiyle, maddî sıkıntı ziyadedir. Ve buna karşı da her biriniz her birisine birer tesellici ve ahlâkda ve sabırda birer nümune-i imtisal ve tesanüd ve taltifde birer şefkatli kardeş ve ders müzakeresinde birer zeki muhatab ve mücîb ve güzel seciyelerin in'ikâsında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp ruhumdan ziyade sevdiğim sizler hakkında teselli buluyorum.              Yüzyirmi yaşında bulunan «Mevlânâ Halid» in (K.S.) cübbesini size bir gün göndereceğim. O zât onu bana giydirdiği gibi, ben de onun namına sizin her birinize teberrüken giydirmek için hangi   sh:» (D- 16) vakit isterseniz göndereceğim.              Yeni geldiğimiz zaman çiçek aşısı doktoru beni aşıladı. O kolum çıban oldu ve şişti, o şiş aşağıya iniyor, beni yatırmıyor, abdestte sıkıntı veriyor. Acaba benim vücudum aşıya gelmez veyahut başka bir mâna var! Yirmi sene evvel beni Ankara'da aşıladılar, şimdiye kadar o aşı yeri ara sıra işliyor, rahatsızlık veriyor. Bu da öyle olmasın diye hatırıma geldi, sizde nasıl?                                                                                                                       Said Nursî                                                * * *                                                                                                                       -20-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Kader-i İlâhî adaleti bizleri, Denizli Medrese-i Yusufiyesine sevketmesinin bir hikmeti, her yerden ziyade Risâle-i Nur'a ve Şâkirdlerine hem mahbusları, hem ahalisi, belki hem me'murları ve adliyesi muhtaç olmalarıdır. Buna binâen, biz bir vazife-i îmaniye ve uhreviye ile bu sıkıntılı imtihana girdik. Evet, yirmi-otuzdan ancak bir-ikisi tâdil-i erkân ile namazını kılan mahbuslar içinde birden Risâle-i Nur Şâkirdlerinden kırk-ellisi umumen bilâ-istisna mükemmel namazlarını kılmaları, lisan-ı hal ile ve fiil diliyle öyle bir ders ve irşaddır ki, bu sıkıntı ve zahmeti hiçe indirir, belki sevdirir. Ve şâkirdler, ef'alleriyle bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkîki îmanlariyle dâhi, buradaki ehl-i îmanı, ehl-i dalâletin evham ve şübehatından kurtarmalarına medar, çelikten bir kal'a hükmüne geçeceğini, rahmet ve inâyet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz.              Buradaki ehl-i dünyanın bizi konuşmaktan ve temastan men'leri zarar vermiyor. Lisan-ı hâl, lisan-ı kalden daha kuvvetli ve te'sirli konuşuyor. Mâdem hapse girmek terbiye içindir, milleti seviyorlar ise, mahbusları Risâle-i Nur Şâkirdleriyle görüştürsünler, tâ bir ayda, belki bir günde bir seneden ziyade terbiye alsınlar. Hem millete ve vatana, hem kendi istikballerine ve âhiretine menfaatli birer insan olsunlar «Gençlik Rehberi» bulunsa idi, çok faidesi olurdu. İnşâallah bir zaman girer.                                                                                                                        Said Nursî                                                * * *                                                                                                                        -21-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullah ile Hazret-i Ziyaeddin hakkındaki malûmunuz muhavereyi tahattur   sh:» (D- 17)                                                     ettim. Sonra sizi düşündüm. Kalben dedim: Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hallerden sarsılmayan bu samimî dindarlar ve ciddî müslümanlar eğer her biri bir velî, hattâ bir kutub görünse, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyadeleştirecek ve eğer birer âmi ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmiyecek diye karar verdim. Çünki böyle pek ağır şerait altında îman kurtarmak hizmeti, herşey'in fevkındedir. Şahsî makamlar ve hüsn-ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hallerde hüsn-ü zanlarını kırmakla muhabbetleri azalır ve meziyet sâhibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhafaza etmek için tasannua ve tekellüfe ve sıkıntılı vekara mecburiyet hisseder. İşte hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.                                                                                                                        Said Nursî                                                * * *                                                                                                                       -22-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Bütün ruh ve kalb ve aklımla sizin leyle-i aşerenizi tebrik ederiz. Bizim şirket-i mâneviyemizde büyük kazançlar edeceklerini rahmet-i İlâhiyyeden niyâz ederiz. Bu gece rü'yamda yanınıza gelmiş, imam olarak namaz kılacağım halinde uyandım. Benim tecrübemle rü'yanın tâbiri çıkacağı zamanda Sava ve Homa kahramanlarından iki kardeşimiz rü'yayı tâbir etmek için umumunuz namına geldiler. Ben de umumunuzu görmek gibi mesrur oldum.              Kardeşlerim! Gerçi bu vaziyet, hem muvafığa ve bir kısım me'murlara Risâle-i Nur'a karşı bir çekinmek, bir ürkmek vermiş, fakat bütün muhaliflerde ve dindarlarda ve alâkadar me'murlarda bir dikkat, bir iştiyak uyandırıyor. Merak etmeyiniz, o nurlar parlayacaklar. (Hâşiye)                                                                                                                        Said Nursî                                                 * * *                                                                                                                       -23-              Sabri'nin tâbiri ve istihraciyle, Sûre-i وَالْعَصْرِ işaretine muvafık olarak Risâle-i Nur, Anadolu'yu Cebel-i Cûdîde sefine gibi ve Isparta ve Kastamonu'yu âfat-ı semaviye ve arziyeden muhafazalarına _______________(Hâşiye): Ey kardeş! Dikkat buyur. Denizli hapsinde, bütün esbab-ı âlem zâhiren Üstadın aleyhinde, idam hükümleriyle mahkemeye verilmişken, Üstad diyor: «Merak etmeyiniz kardeşlerim, o Nurlar parlayacaklar.» Bu söz, bak nasıl tahakkuk etti.   sh:» (D- 18) bir vesile olduğunu ve Risâle-i Nur'a ilişmesinler, yoksa yakından bekliyen âfetler geleceklerini bilsinler, akıllarını başlarına alsınlar. Bu musibetten biraz evvel tekrar ile söylüyorum, size de O mektublar gönderilmişti. Şimdi aldığım haber, Kastamonu, civarı, kal'ası, Risâle-i Nur'un mâtemini tutmuş gibi ağlamış ve zelzele ile sıtma tutmuş, inşâallah yine Risâle-i Nur'a kavuşacak ve gülecek ve şükredecek.              Size evvelki gün iki kıymetli kazancımızı yazmıştım. İkincide yüzer lisanla dua ve tesbihat, ilâ âhir demiştim. Noksan var. Sahihi: Her birimiz derecesine göre yüzer lisanla, ilâ âhir...             Hem ben pek çok alâkadar olduğum Sava köyünden çok muhterem bir ihtiyar ile ellerimiz birbiriyle kelepçe edilip geldiğimiz, beni pek çok memnun edip, bununla o mübârek köyün bana şiddet-i alâkasını anladım. O kardeşime ayrıca selâm ederim.                                                 * * *                                                                                                                       -24-             Aziz Kardeşlerim!             وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ bu âyet dahi            وَالْعَصْرِ * اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ             işâretine işaret eder ki; kâfirlerin bu kadar tahribatları ve harbleri faidesiz ve hasarat içerisinde ayn-ı zarar oldu.             وَالْعَصْرِ      işaretinde Risâle-i Nur'a bir îma bulunması remziyle, bu âyet dahi remzen binüçyüz altmış Rumî tarihi olan bu senede münafıklar ve küfre düşenler Risâle-i Nur'a ilişecekler, fakat hasarat ederler. Çünki zelzele ve harp gibi belâların ref'ine bir sebeb, Risâle-i Nur'dur. Onun tâtili belâları celbeder diye bir gizli îma olabilir.                                                                                                                        Said Nursî                                                * * *                                                                                                                      -25-             Aziz Kardeşlerim!              Ben tahmin ediyordum ki; hakikî ve en  son müdafaanâmemiz, Denizli hapsinin meyvesi olan risâlecik olacak. Çünki, evvelce bâzı evham yüzünden bir senedenberi aleyhimize geniş bir tarzda çevrilen plânlar bunlardır; «Tahrikatçılık, komitecilir ve haricî cereyanlarına âlet olmak ve dinî hissiyatı siyasete âlet etmek ve cumhuriyet aleyhinde çalışmak ve idare ve âsâyişe ilişmek» gibi asılsız  sh:» (D- 19) bahaneler ile bize hücum ettiler. Cenâb-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, onların plânları akîm kaldı. O kadar geniş bir sahada, yüzer talebelerde, yüzler risâlede, onsekiz sene zarfındaki mektub ve kitablar dahi hakikat-ı îmaniyeden ve Kur'âniyeden ve âhiretin tahkikinden ve saadet-i ebediyeye çalışmaktan başka bir şey bulmadılar. Plânlarını gizlemek için gayet âdî bahaneleri aramağa başladılar. Fakat hükûmetin bâzı erkânını iğfal edip aleyhimize çeviren dehşetli ve gizli bir zındıka komitesi şimdi doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına bize hücum etmek ihtimaline karşı, güneş gibi zâhir ve şübhe bırakmaz ve dağ gibi metin, sarsılmaz olan «Meyve Risâlesi» onlara karşı en kuvvetli bir müdafaa olup onları susturacak diye bize yazdırıldı zannediyorum.                                                                                                                        Said Nursî                                                 * * *                                                                                                                       -26-             Kardeşlerim!                         Gerçi yeriniz çok dardır, fakat kalbinizin genişliği o sıkıntıya aldırmaz, hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir. Biliniz! En esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız, tesanüddür. Sakın sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvalar ve «Böyle olmasaydı şöyle olmazdı» diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki; bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu, ne yapsaydık onlar hücumu yapacak idiler. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek tâ inâyet-i İlâhiyye imdadımıza gelinceye kadar az zamanda ve az amelde pek çok sevab ve hayrat  kazanmağa çalışmalıyız. Oradaki kardeşlerimizin selâmetlerine dualar ediyoruz.                                                                                                                        Said Nursî                                                 * * *                                                                                                                       -27-                                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ              Eskişehir mahkemesinde gizli kalmış, resmen zabta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve lâtif bir vâkıa-i müdafaayı beyan ediyorum.              Orada benden sordular ki: «Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?» Ben de dedim: Eskişehir mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben, dindar bir cumhuriyetçi olduğumu  sh:» (D- 20) elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder. Hülâsası şudur ki; o zaman, şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncalara verirdim; ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular, ben de derdim:  «Bu karınca ve arı milletleri, cumhuriyetçidirler, o cumhuriyet-perverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.» Sonra dediler: «Sen, Selef-i Sâlihîne muhalefet ediyorsun?» Cevaben diyordum: «Hulefa-i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (R.A.), Aşere-i Mübeşşereye ve sahabe-i kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adâleti ve hürriyet-i şer'iyyeyi taşıyan, mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.»              İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli senedenberi bende bulunan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bîtaraf kalmak, yâni hürriyet-i vicdan düsturiyle dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir -şimdi yirmi sene oluyor- ki, hayat-ı siyasîye ve içtimaîyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesbettiğini bilmiyorum. El'iyazü billâh, eğer dinsizlik hesabına, îmanına ve âhiretine çalışanları mes'ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ-perva îlan ve ihtar ederim ki: Bin canım olsa, îmana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız! Benim son sözüm, {حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ  الْوَكِيلُ }       olarak, siz beni idam ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukabil derim:              Ben, Risale-i Nur'un keşf-i kat'îsi ile İdam olmuyorum, belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar! idam ebedî ile ve dâimî haps-i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamiyle intikamımı sizden alarak, kemal-i rahat-ı kalble teslim-i ruh etmeye hazırım!                                                                                                                           Mevkuf                                                                                                                      Said Nursî                                                 * * *                                                                                                                       -28-             Kardeşlerim!              Ben dünyaya bakamıyorum. Hey'etinizdeki Risale-i Nur'un  sh:» (D- 21)  şahs-ı mânevisini konuşturmak, ve reyini almak için meşveret ediniz. Çelik gibi metin Isparta mübarek ve kahraman kardeşleriniz ile, mümkün oldukça müdâvele-i efkâr ediniz..             Hem dünkü pusulayı, hem bu pusulayı benim küçük defterime konmak için o kıt'ada bana yazınız. Hem o iki pusulaları Ispartalılar da görsünler, bâki çok selâm...                                                * * *                                                                                                                       -29-             Aziz Kardeşlerim,                         Bu Cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hatıra geldiniz. «Bu musibetten kurtulmak için ne yapacağız?» lisan-ı hâl ile dediniz. Benim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesanüdle, el ele, omuz omuza veriniz. Çünki; birbirinden ve Risale-i Nurdan ve benden çekinmek, ve inkâr etmek; ve bizi ezmek istiyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi temin ederim; eğer bilseydim ki benden teberri etmekle kurtulacaksınız, beni tahkir ve ihânet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek istiyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor; za'fınızdan, teberrînizden cesaret alır, daha ziyade ezer. Hem mesleğimiz hıllet ve uhuvvet olduğundan, şahsiyet ve enaniyet cihetinden bir rekabet olmaz. Benim gibi çok kusurlu ve çok zaif bir bîçarenin noksaniyetlerine değil, belki Risale-i Nurun kemalâtına bakmalı.                                                                                                                       Said Nursî                                                 * * *                                                                                                                       -30-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Bu dünyanın hayatı pek çabuk değişmesine ve zevaline ve fenâ ve fâni, âkıbetsiz lezzetlerine ve firak ve iftirak tokatlarına karşı bir ehemmiyetli medar-ı teselli ise, samimî dostlar ile görüşmektir. Evet, bâzan bir tek dostunu bir-iki saat görmek için, yirmi gün yol gider ve yüz lirayı sarfeder. Şimdi bu acîb, dostsuz zamanda samimî kırk-elli dostunu birden bir-iki ay görmek ve Allah için sohbet etmek ve hakikî bir teselli alıp vermek; elbette başımıza gelen bu meşakkatler ve zayiat-ı maliye, ona karşı pek ucuz düşer.. ehemmiyeti kalmaz. Ben kendim, buradaki kardeşlerimden on sene firakdan sonra bir tekini görmek için bu meşakkati kabul ederdim. Teşekki, kaderi tenkid ve teşekkür kadere teslimdir.   sh:» (D- 22)                                                                                                                       -31-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Sizi te'min ederim ki; şimdi ecel gelse, ölsem, kemâl-i rahat-ı kalble karşılayacağım. Çünki içinizde kuvvetli, metin, genç çok Saidler bulunduğuna ve bu bîçâre, ihtiyar, hasta, zaif Said'den çok ziyade Risâle-i Nur'a sâhib ve vâris ve hâmi olacaklarına kanaatım geliyor. Nazîf'in puslasında isimleri yazılan ve te'sirli bir surette kuvve-i mâneviyeyi takviye eden zâtlara çok minnetdar ve çok müferrah oldum. Zâten ben onların böyle olacaklarını tahmin ederdim. Cenâb-ı Hak, onları muvaffak ve başkalara da hüsn-ü misal eylesin, âmin!                                                 * * *                                                                                                                      -32-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Mâdem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevab için, îmân ve âhiret için Risâle-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerait altında her bir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur'ân ve îman hizmetindeki mücahede-i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymetdar ve yüz saat ise böyle her biri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeşler ile görüşmek akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakiki bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârane devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medreset-üz-Zehra'nın şâkirdliğine liyâkat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Mederese-i Yusufiye'de tâyinini ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevab kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faideleri düşünüp sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir.                                                                                                                        Said Nursî                                                 * * * sh:» (D- 23)                                                                                                                       -33-             Kardeşlerim!                         Ben kalben arzu ederim ki; çelik ve demir gibi sebatkâr Isparta ve civarındakiler gibi metin kahramanlar (Hüsrevler, Hâfız, Aliler gibi) Kastamonu tarafından dahi burada görünsün. Hadsiz şükür ediyorum ki; Kastamonu Vilâyeti, benim arzumu tam yerine getirdi, müteaddid kahramanları imdadımıza gönderdi. Hayalimde her vakit bulunan, fakat isimlerini yazamadığım için yanınızda fedakâr kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine dua ederim.                                                 * * *                                                                                                                       -34-             Aziz, Sıddık Sebatkâr ve Vefadar Kardeşlerim!              Sizi müteessir etmek veya maddî bir tedbir yapmak için değil, belki şirket-i mâneviye-i duaiyenizden daha ziyade istifadem için ve sizin de daha ziyade itidâl-i dem ve ihtiyat ve sabır ve tahammül ve şiddetle tesanüdünüzü muhafaza için bir halimi beyan ediyorum ki: Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azabı, Eskişehir'de bir ayda çekmezdim. Dehşetli masonlar, insafsız bir masonu bana musallat eylemişler, tâ hiddetimden ve işkencelerine karşı «artık yeter» dememden bir bahane bulup, zâlimane tecavüzlerine bir sebep göstererek yalanlarını gizlesinler. Ben, hârika bir ihsân-ı İlâhî eseri olarak şâkirane sabrediyorum ve etmeğe de karar verdim.             Mâdem biz kadere teslim olup bu sıkıntıları      خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا                                        sırriyle ziyade sevab kazanmak cihetiyle mânevî bir ni'met biliyoruz; mâdem geçici, dünyevî musibetlerin sonları ekseriyetle ferahlı ve hayırlı oluyor; ve mâdem hakkalyakîn derecesinde yakînî bir kat'î kanaatımız var ki: Biz öyle bir hakikata hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir. Elbette biz bu sıkıntılı haller ile müftehirane, müteşekkirane bir mücahede-i mâneviye yapıyoruz diye şekva etmemek lâzımdır.              Aziz Kardeşlerim!                         Evvel âhir tavsiyemiz: Tesanüdünüzü muhafaza, enaniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve îtidal-i dem ve ihtiyattır.                                                                                                                        Said Nursî                                                                       * * * sh:» (D- 24)                                                                                                                       -35-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Bir müdde-i umumun iddiasından anlaşıldı ki; hükûmetin bâzı erkânını iğfal edip aleyhimize sevkeden gizli zındıkların plânları akîm kalıp yalan çıktı; şimdi bahane olarak cemiyetçilik ve komitecilik isnadiyle yalanlarını setre çalışıyorlar. Ve bunun bir eseri olarak benimle kimseyi temas ettirmiyorlar. Güya temas eden birden bizden olur. Hattâ büyük me'murlar da çok çekiniyorlar ve bana sıkıntı verdirmekle kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar. Hususan ben, itiraznamenin âhirinde, bu gelen fıkrayı diyecektim, fakat bir fikir mâni oldu. Fıkra şudur:                         Evet biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki; her asırda üçyüz milyon dâhil mensubları var ve her gün beş def'a o mukaddes cemiyetin prensipleriyle kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar ve          اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ  اِخْوَةٌ             kudsî programiyle birbirinin yardımına dualariyle ve mânevî kazançlariyle koşuyorlar.              İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradındanız; ve hususî vazifemiz de, Kur'ân'ın îmânî hakikatlarını tahkikî bir surette ehl-i îmana bildirip onları ve kendimizi îdam-ı ebedîden ve dâimî haps-i münferidden kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyasî ve entrikalı cemiyet ve komitelerle münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.                                                * * *                                                                                                                       -36-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Ben bu fecirde her birinize karşı tam bir acımak hissettim. Birden «Hastalar Risâlesi» hatıra geldi, teselli verdi.              Evet, bu musibet dahi içtimaî bir nev'i hastalıktır. O risâledeki ekser îmânî devalar, bunda da vardırlar. Hususan Erzurum'daki mübarek hastaya söylediğim gibi, bu saatten evvel bütün musibet zamanın elemi gitmiş; hem sevabı, hem hayrı, hem dünyevî ve uhrevî ve îmânî ve Kur'ânî faideleri kalmış. Demek o geçici bir tek musibet, dâimî ve müteaddid ni'metlere inkılâb etmiş. Gelecek zaman ise şimdilik yok olmasından, onda devam edecek musibetin şimidilik elemi yok. Tevehhüm ile yokdan elem almak, rahmet ve kader-i İlâhiyyeye îtimadsızlıktır.              Saniyen: Şimdi zemin yüzünde ekser beşer; maddî ve mânevî kalben, ruhen, fikren musibetler ile giriftardır. Bizim musibetimiz, onlara nisbeten hem gayet hafifdir, hem kârlıdır. Hem kalb, hem ruh için; hem îman, hem selâmet ve sıhhat lezzetleri var.   sh:» (D- 25)             Salisen: Bu işsiz ve muzaaf maddî ve mânevî kışda, Medreset-üz-Zehra'nın bir dershanesi olan bu Medrese-i Yusufiye'de, öz kardeşten daha müşfik çok hakikî dostlarını ve mürşid gibi uhrevî kardeşleri gayet ucuz ve az masrafla görmek, ziyaret etmek ve onların hususî meziyetlerinden istifade etmek ve şeffaf şeylerde  sirâyet eden nur ve nuranî gibi hasenlerinden, mânevî yardımlarından, ferahlarından, tesellilerinden kuvvet almak cihetinde bu musibet; şeklini değiştirir, bir nev'i inâyet perdesi hükmüne geçer. Evet, bu gizli inâyetin bir lâtif zarafetidir ki, bütün buraya gelen Risâle-i Nur Talebelerine «Hocalar» namı verilmiş. Herkes, lisanında «Hocalar.. hocalar» diye hürmetle yâdediyorlar. Bu zarafet içinde lâtif bir işaret var ki; bu hapis medreseye döndüğü gibi, Risâle-i Nur Şâkirdleri dahi birer müderris, muallim ve sâir hapishaneler de bu hocaların sayesinde inşâallah birer mekteb hükmüne geçeceklerdir.                                                 * * *                                                                                                                                  -37-             Kardeşlerim!              Bunun gibi teselliye dair evvelce yazılan küçük mektublar arasıra okunsa ve Meyve'nin, hususan âhirleri beraber mütalâa edilse ve hatıra gelen Risâle-i Nur'un mes'eleleri müzakere olsa, inşâallah talebe-i ulûmun şerefini kazandırır. İmam-ı Şâfiî (K.S.) gibi büyük zâtlar: «Talebe-i ulûmun hattâ uykusu dahi ibâdet sayılır.» diye ziyâde ehemmiyet vermişler. Böyle medresesiz bir zamanda, böyle azap yerlerde, böyle yüksek talebelik yüzünden yüz sıkıntı da olsa, aldırmamalı, veyahut             خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip o meşakkatler yüzünden ferahla gülmeliyiz. Amma fakir arkadaşların çoluk ve çocuk ve idare ciheti ise; musibette, kendinden ziyade musibetliye ve ni'mette daha noksaniyetliye bakmak kaide-i Kur'aniye ve îmâniye ve Nuriyeye binaen, yüzde seksen adamdan daha ziyade rahattırlar. Şekvâya hiç hakları olmadığı gibi, seksen derece bir şükür, üstüne hakdır. Hem burada kısmetimizi almak, yemek; kader-i İlâhî tâyin etmişti. Adalet-i rahmet; bizi toplattırdı, çoluk çocuk Rezzak-ı hakikîlerine emanet edildi, muvakkaten o nezaret vazifesinden mezuniyet verdi. Nasılki bir gün bütün bütün elini çektirecek, azledecek... Mâdem hakikat budur, حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ  deyip teslim ile şükretmeliyiz.                                                 * * *                                                                                                                      -38- sh:» (D- 26             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Ben, gerçi sizinle sureta görüşemiyorum, fakat sizin yakınınızda ve berâber bir binada bulunduğumdan, çok bahtiyarım ve müteşekkirim ve ihtiyarım olmadan bâzan lüzumlu tedbirler ihtar edilir. Ezcümle birisi: Yanımdaki koğuşa masonlar tarafından hem yalancı, hem casus bir mahpus gönderilmiş. Tahrip kolay olmasından -hususan böyle haylaz gençlerde- o herif, bana çok sıkıntı vermesi ve o gençleri ifsad etmesi ile bildim ki: Sizlerin irşad ve ıslahlarınıza karşı zındıka, ifsada ve ahlâkları bozmağa çalışıyor. Bu vaziyete karşı gayet ihtiyat ve mümkin olduğu kadar eski mahpuslardan gücenmemek ve gücendirmemek ve ikiliğe meydan vermemek ve itidal-i dem ve tahammül etmek ve mümkin olduğu derecede bizim arkadaşlar uhuvvetlerini ve tesanüdlerini tevâzu ile ve mahviyetle ve terk-i enâniyetle takviye etmek gayet lâzım ve zarurîdir. Dünya işleriyle meşgul olmak beni incitiyor, sizin dirayetinize itimad edip zaruret olmadan bakamıyorum.                                                                                                                        Said Nursî                                                * * *                                                                                                                      -39-             Kardeşlerim!             Her ihtimâle karşı bu sabah ihtâr edilen bir mes'eleyi beyân etmek lâzım geldi. Bizim, Kur'an'dan aldığımız hakikatlar; güneş, gündüz gibi şek ve şüphe ve tereddüdü kaldırmadığını yirmi senedenberi: «Acaba zındık feylesoflar buna karşı ne diyecekler ve dayandıkları nedir?» diye nefsim ve şeytanım çok araştırdılar. Hiçbir köşede bir kusur bulamadıklarından sustular. Zannederim, çok hassas ve iş içinde bulunan nefis ve şeytanımı susturan bir hakikat, en mütemerridleri de susturur. Mâdem biz böyle sarsılmaz ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiat takdir edilmez derecede kıymetdar ve bütün dünyası ve canı ve cânânı pahasına verilse yine ucuz düşen bir hakikatın uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musibetlere ve sıkıntılara ve düşmanlara kemâl-i metanetle mukabele etmemiz gerektir. Hem, belki karşımıza aldanmış veya aldatılmış bâzı hocalar ve şeyhler ve zâhirde müttakîler çıkartılır. Bunlara karşı vahdetimizi, tesanüdümüzü muhafaza edip onlar ile uğraşmamak lâzımdır, münakaşa etmemek gerektir.                                                                                                                       Said Nursî   sh:» (D- 27)                                                                                                                       -40-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Bize karşı bu geniş ve ehemmiyetli hücum ve tecavüzün hakikî sebebi «Beşinci Şuâ» olmadığı, belki «Hizb-i Nurî» ve «Miftâh-ül İmân», «Hüccet-ül Bâliğa» olduğunu bu fecirde bir ihtâr-ı mânevî ile hissettim. Dikkatle «Hizb-i Nurî» yi kısmen okudum, «Miftah» ı da düşündüm, bildim ki: Zındıklar, küfr-ü mutlak mesleğini bu iki keskin elmas kılınçların darbelerine karşı muhafaza edemediklerinden, bir parça az siyasetle münasebeti bulunan «Beşinci Şuâ»ı zâhirî bir sebep gösterdiler, hükûmeti iğfal edip aleyhimize sevkettiler. Aynen bu ihtar ile beraber hâtıra geldi ki: «Bir kısım zaif kardeşlerimiz muvakkaten vazgeçseler, belki kendileri bu belâdan kurtarılır.» diye izin vermek istedim. Birden ihtar edildi ki: Bu derece alâkası devam eden ve iki def'a bu imtihana giren ve mukabilinde bu kadar zahmet çektikten sonra faidesiz, zararlı kalben vazgeçmek değil, belki yalnız onları aldatmak için sırf zâhirî bir içtinab gösterebilir. Yoksa hem kendine, hem bizlere, hem kudsî mesleğimize zararı dokunur, cezası olarak aksi maksadiyle tokat yer.                                                 * * *                                                                                                                      -41-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!                         Sair yerlere nisbeten en sıkıntılı ve en soğuk olan bu hapsin zahmet ve meşakkatini çeken, elbette bu hapsin sebebinde derecesine göre bir kaçınmak meyli olacak. Fakat onun zâhirî sebebi olan Risâle-i Nur'un o zahmet çekenlere kazandırdığı îmân-ı tahkikî ve îmân-ı tahkîkî ile hüsn-ü hâtime ve şirket-i mâneviye ile yüzer adam kadar a'mâl-i sâliha o acı zahmeti tatlı bir rahmete çevirdiğinden, bu iki neticenin fiatı, sarsılmaz bir sadakat ve sebatkârlıktır. Onun için, pişman olmak ve vazgeçmek, büyük bir hasarattır. Şâkirdlerin dünya ile alâkası olmayan veya pek az bulananları için bu hapis daha hayırlıdır, bir cihette hürriyet yeridir. Ve alâkası bulunan ve idaresi yerinde olanlara, sarfedilen paraları muzâaf sadakalara ve geçirilen ömür saatleri muzâaf ibâdetlere çevirmesinden, şekvâ yerine şükür etmeleri iktiza ediyor. Ve fakir ve zaif kısmı ise; zâten hapsin haricinde onlara faidesiz sevablar, mes'ûliyetli meşakkat verdiğinden, bu hayırlı, çok sevaplı, mes'ûliyetsiz ve arkadaşlarının mütekabil tesellileriyle hafifleşen meşakkat, onlar için medâr-ı şükrandır.                                                 * * * sh:» (D- 28)                                                                                                                       -42-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Kastamonu'da ehl-i takvâ bir zât, şekvâ tarzında dedi: «Ben sukut etmişim. Eski hâlimi ve zevkleri ve nurları kaybetmişim.» Ben de dedim: Belki terraki etmişsin ki; nefsi okşayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbinlik hissini veren zevkleri, keşifleri geri bırakıp, daha yüksek makama, mahviyet ve terk-i enaniyet ve fâni zevkleri aramamak ile uçmuşsun. Evet, bir ehemmiyetli ihsân-ı İlâhî; ihsânını, enâniyetini bırakmıyana ihsas etmemektir.. tâ ucub ve gurura girmesin.              Kardeşlerim! Bu hakikata binâen, bu adam gibi düşünen veya hüsn-ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zâtlar, sizlere bakıp içinizde mahviyyet ve tevazu ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şâkirdleri âdi, âmi adamlar görür ve der: «Bunlar mı hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydan okuyan? Heyhat! Bunlar nerede, evliyâları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücahidleri nerede!» diyerek dost ise inkisar-ı hayâle uğrar, muârız ise kendi muhalefetini haklı bulur.                                                                                                                       Said Nursî                                                 * * *                                                                                                                       -43-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Sizin hapis meyveleriniz, benim nazarımda firdevs meyveleri gibi hoştur, kıymetlidir. Benim sizler hakkında büyük ümidlerimi ve dâvalarımı tasdik ve tahkik ettiği gibi, tesanüdün kuvvetini pek güzel gösterdi. O mübarek kalemler birleştikçe, üç-dört eliflerin birleşmesi gibi, üç-dört yüz kıymetini bu kadar ağır tazyikat altında izhâr eyledi. Ve bu müşevveş şerait içinde vahdetinizi muhafaza eden hâlet-i ruhiye, dünkü dâvamı isbat ediyor. Evet,  -temsilde hatâ yok- nasılki büyük bir veli, küçük bir ashab kadar hizmet-i İslâmiyede Ehl-i Sünnetçe mevki almadığı gibi, aynen öyle de: «Bu zamanda hizmet-i îmâniyede hazz-ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesânüd ve ittihadı muhafaza eden bir hâlis kardeşimiz, bir velîden ziyade mevki alıyor.» diye kanâatım gelmiş ve siz daima bu kanâatımı takviye ediyorsunuz. Cenâb-ı Hak, sizlerden ebediyen râzı olsun, âmin!                                                * * * sh:» (D- 29)                                                                                                                       -44-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             «Meyve Risalesi» çok ehemmiyetli ve çok kıymetlidir. Ümid ederim, bir zaman büyük fütuhat yapacak. Sizler tam kıymetini anlamışsınız ki, bu dershaneyi derssiz bırakmadınız. Ben, kendi hesabıma derim: Bu kadar zahmet ve masrafımızın meyvesi; yalnız bu risâle ve «Müdâfaa Risâlesi» ve sizler ile berâber bir yerde bulunmak dahi olsa, o masraf, o zahmeti hiçe indirir ve bu musibetin on mislini de çeksem yine ucuz düşer.                                                            * * *                                                                                                                      -45-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Çok tecrübelerle ve bilhassa bu sıkı ve sıkıntılı hapisde kat'î kanâatım gelmiş ki: Risâle-i Nur ile kırâeten ve kitâbeten iştigal, sıkıntıyı çok hafifleştirir, ferah verir. Meşgul olmadığım zaman o musibet tezâuf edip lüzumsuz şeylerle beni müteessir eder. Bâzı esbaba binâen, ben en ziyâde Hüsrev'i ve Hâfız Ali (R.H.), Tahirî'yi sıkıntıda tahmin ettiğim halde, en ziyade temkin ve teslim ve rahat-ı kalb, onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyordum. «Acaba neden?» der idim. Şimdi anladım ki; onlar, hakikî vazifelerini yapıyorlar; mâlâyâni şeylerle iştigal etmediklerinden ve kazâ ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından ve enâniyetten gelen hodfuruşluk ve tenkid ve telâş etmediklerinden, temkinleriyle ve metanet ve itmi'nân-ı kalbleriyle Risale-i Nur Şakirdlerinin yüzlerini ak ettiler, zındıkaya karşı Risâle-i Nur'un mânevî kuvvetini gösterdiler. Cenâb-ı Hak, onlardaki nihayet tevâzu ve mahviyette tam izzet ve kahramanlık seciyesini umum kardeşlerimize teşmil ettirsen, âmin!                                                 * * *                                                                                                                       -46-             Kardeşlerim!             Gaflet ve dünya-perestlikten çıkan dehşetli bir enâniyet, bu zamanda hükmediyor. Onun için ehl-i hakikat, -hattâ meşrû bir tarzda dahi olsa- enâniyetten, hodfüruşluktan vazgeçmeleri lâzım olduğundan, Risâle-i Nur'un hakikî şâkirdleri, buz parçası olan enâniyetlerini şahs-ı mânevîde ve havz-ı müşterekte erittiklerinden, inşâallah bu fırtınada sarsılmayacaklar. Evet, münâfıkların ehemmiyetli ve tecrübeli bir plânı, böyle herbiri birer zâbit, birer hâkim hükmündeki eşhası, müşterek bir mes'elede böyle kaçınmak ve birbirini tenkid etmek asabiyetini veren sıkıntılı yer-  sh:» (D- 30) lerde toplattırır, boğuşturur, mânevî kuvvetlerini dağıttırır. Sonra, kuvvetini kaybedenleri kolayca tokatlar, vurur. Risâle-i Nur Şâkirdleri, hıllet ve uhuvvet ve fenâ-fi'l-ihvan mesleğinde gittiklerinden, inşâallah bu tecrübeli ve münâfıkane plânı da akîm bırakacaklar.                                                 * * *                                                                                                                       -47-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Eski zamanda bir şeyhin müridleri pek çok olmasından, o memleketin hükûmeti siyasetçe telâş edip onun cemâatini dağıtmak istemiş. O zât, hükûmete demiş: «Benim yalnız bir buçuk müridim var, başka yok. İsterseniz  tecrübe edeceğiz.» O zât, bir yerde çadır kurdu, kendi binler müridlerini oraya toplattı. O da emretti: «Ben bir imtihan yapacağım. Her kim benim müridim ise ve emri kabûl etse, cennete gidecek.» Çadıra birer birer çağırdı. Gizli bir koyun kesti; güya has bir müridini kesti, cennete gönderdi. O kanı gören binler müridler, daha hiç biri şeyhi dinlemedi, inkâra başladılar. Yalnız bir adam dedi: «Başım fedâ olsun.» Yanına gitti. Sonra bir kadın dahi gitti, başkalar dağıldılar. O zât, hükûmet adamlarına dedi: «İşte benim bir buçuk müridim bulunduğunu gördünüz.»              Cenâb-ı Hakk'a yüzbinler şükürler olsun ki; Risâle-i Nur, Eskişehir imtihan ve mahkemesinde, şâkirdlerinden yalnız bir buçuk kaybetti, o eski şeyhin aksine olarak Isparta ve civar kahramanlarının himmetleriyle, o zâyi olan bir buçuk adam yerine onbin ilâve oldu. İnşâallah, bu imtihanda dahi hem şark, hem garbın kahramanlarının himmetleriyle, çokları kaybedilmeyecek ve bir giden yerine on girecek.                                                 * * *                                                                                                                       -48-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Bir zaman, müslim olmayan bir zât, târikattan hilâfet almak için bir çâre bulmuş ve irşada başlamış. Terbiyesindeki müridleri terakkiye başlarken, birisi keşfen mürşidlerini gayet sukutta görmüş. O zât ise ferasetiyle bildi, o müridine dedi: «İşte beni anladın.» O da dedi: «Mâdem senin irşâdın ile bu makamı buldum, seni bundan sonra daha ziyade başımda tutacağım.» diye Cenâb-ı Hakk'a yalvarmış, o bîçâre şeyhini kurtarmış; birdenbire terakki edip bütün müridlerinden geçmiş, yine onlara mürşid-i hakikî kalmış. Demek bâzan bir mürid, şeyhinin şeyhi oluyor. Ve   sh:» (D- 31) asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terketmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalışmak, ehl-i sadâkatın şe'nidir. Münâfıklar, böyle vaziyetlerde kardeşlerin tesânüdünü ve birbirine karşı hüsn-ü zanlarını bozmak için derler: «İşte o kadar ehemmiyet verdiğin zâtlar; âdi, âciz insanlardır.» Her ne ise, musibette gerçi çok zararımız var, fakat umum âlem-i İslâm-ı alâkadar edecek bir keyfiyet, bir vaziyet olmasından pek çok ucuz olarak pek büyük kıymeti var. Buna benzer vukua gelen hâdiseler, ya siyâset-i dîniye veya başka sebepler ile umum âlem-i İslâm nâmına olamadılar.                                                 * * *                                                                                                                       -49-                                                              بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ {وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ }               Eski Said'in, matbu «Lemeat» başındaki acîb imzası az tağyîr ile şimdiki hâlime ve yetmişinci sene-i ömrüme tam muvafık gelmesi cihetiyle yazdım. Münâsip görseniz; hem müdâfaatın, hem meyvenin, hem küçük mektubların âhirinde imza yerinde yazarsınız. İşte o garib imza, gelen üç buçuk satırdır.                                                                                     Eddâi             Yıkılmış bir mezârım ki, yığılmıştır içinde Said'den yetmiş                                                           dokuz emvat bâ-âsâm âlâma (*)            Sekseninci olmuştur o mezara bir mezar taşı, beraber ağlıyor                                                                                       hüsrân-ı İslâma            Ümidim var ki, istikbâl semâvâtı zemin-i Asya, bâhem olur tes-                                                                          lim yed-i beyza-yı İslâma            Zîrâ, yemin yümn-ü îmandır; verir enm ü emân ü emniyeti                                                                                                  enâma.                                                  * * *                                                                                                                       -50-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Sizin tesânüdünüze benim ziyâde ehemmiyet verdiğim sebebi; yalnız bize ve Risâle-i Nur'a menfaati için değil, belki tahkikî îmânın dâiresinde olmayan ve nokta-i istinada ve sarsılmayan bir cemâatin kat'î buldukları bir hakikata dayanmağa pek çok muhtaç bulunan avâm ehl-i îman için dalâlet cereyanlarına karşı yılmaz,  _________________(*) Günahlar demektir.   sh:» (D- 32) çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesânüdünüzü gören kanâat eder ki; bir hakikat var, hiçbir şeye fedâ edilmez, ehl-i dalâlete başını eğmez, mağlûb olmaz diye kuvve-i mâneviyesi ve îmânı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefâhete iltihaktan kurtulur.                                                 * * *                                                                                                                      -51-                                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ             Ey adliye efendileri! Size kat'î haber veriyorum ki; buradaki zâtların, bizimle ve Risâle-i Nurla münâsebeti olmıyan veya az bulunan veya inkâr edenlerden başka, istediğiniz kadar hakikî kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatlı arkadaşlarım var. Bizler,  Risâle-i Nur'un keşfiyat-ı kat'iyyesiyle, iki kere iki dört eder, derecesinde sarsılmaz bir kanâatla bilmişiz ki; ölüm, bizim için sırr-ı Kur'an'la îdam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş; ve bize muhâlif ve dalâlete gidenler için o kat'î ölüm, ya îdam-ı ebedîdir -eğer âhirette kat'î îmanı yoksa- veya ebedî ve karanlıklı haps-i münferiddir -eğer âhirete inansa ve sefâhet  ve dalâlette gitmişse- «Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye var mı ki, bu ona âlet olsun?» Sizden soruyorum. Mâdem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz en ağır cezanıza karşı, kendimize âlem-i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz diye, kemâl-i metânetle bekliyoruz. Fakat bizi reddedip, dalâlet hesabına mahkûm edenler! Sizi, gördüğümüz gibi îdam-ı ebedî ile, haps-i münferidle mahkûm ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşâhede derecesinde biliyoruz ve görüyoruz. Onlara, insâniyet damariyle cidden acıyoruz. Bunu kat'î isbat etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım. Değil vukufsuz, garazkâr, mâneviyatta behresiz ehl-i vukufa karşı, belki en büyük âlim ve feylesoflarınıza karşı gündüz gibi isbat etmezsem, her cezaya razıyım. İşte yalnız bir nümune olarak iki cuma gününde mahbuslar için te'lif edilen ve Risâle-i Nur'un umdelerini ve hulâsa ve esaslarını beyân ederek Risâle-i Nur'un bir müdâfaanâmesi hükmüne geçen  «Meyve Risâlesi»ni ibraz ediyorum. Ve Ankara makamatına vermek için yeni harflerle yazdırmağa müşkilâtlar içinde gizli çalışıyoruz. İşte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz. Eğer kalbiniz «nefsinize karışmam» beni tasdik etmezlerse, bana şimdiki tecrîd-i mutlakım içinde her hakaret ve işkenceyi de yapsanız sükût edeceğim.              Elhâsıl: Ya Risâle-i Nuru tam serbest bırakınız veyahud bu kuvvetli ve zedelenmez hakikatı elinizden gelirse kırınız. Ben   sh:» (D- 33) şimdiye kadar sizi ve dünyanızı düşünmüyordum ve düşünmeyecektim. Fakat mecbur ettiniz; belki de sizi îkaz etmek lâzımdı ki, kader-i İlâhî bizi bu yola sevketti. Biz de              مَنْ اَمَنَ بَالْقَدَرِ اَمَنَ  مِنَ الْكَدَرِ        düstur-u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sıkıntınızı sabır ile karşılayacağız diye azmettik.                                                 * * *                                                                                                                       -52-بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                   Mahkemede son sözüm: Efendiler! Çok emâreler ile kat'î kanâatım gelmiş ki; hükûmet hesabına, hissiyât-ı dîniyeyi âlet ederek emniyet-i dahiliyeyi ihlâl etmek için bize hücum edilmiyor; belki bu yalancı perde altında zındıka hesabına bizim îmanımız için ve îmana ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiğine çok hüccetlerden bir hücceti şudur ki: Yirmi sene zarfında Risâle-i Nur'un yirmi bin nüshalarını ve parçalarını yirmi bin adamlar okuyup kabûl ettikleri halde, Risâle-i Nur'un şâkirdleri tarafından emniyetin ihlâline dâir hiçbir vukuat olmamış, hükûmet kaydetmemiş ve iki mahkeme bulmamış. Halbukî böyle kesretli propganda, yirmi günde vukuatlar ile kendini gösterecekti. Demek hürriyet-i vicdan prensibine zıd olarak bütün dindar nasihatçılara şâmil lâstikli bir kanunun yüz altmış üçüncü maddesi, sahte bir maskedir. Zındıklar onunla hükûmeti iğfâl ederek ve adliyeyi şaşırtıp bizi herhalde ezmek istiyorlar.              Mâdem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dîni dünyaya satan ve küfr-ü mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse, yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek. Yüzer milyon kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikata, başımız dahi fedâ olsun. Her cezanıza ve îdamınıza hazırız. Hapsin harici, bu vaziyette yüz derece dahilinden daha fenadır. İstibdat-ı mutlak altında hiçbir hürriyet -ne hürriyet-i ilmiye, ne hürriyet-i vicdan, ne hürriyet-i dîniye- olmamasından, ehl-i nâmus ve diyânet ve tarafdar-ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka bir çâre kalmaz. Biz de,    اِنَّا لِلَّهِ وَاِنَّآ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ   diyerek Rabbimize dayanıyoruz.                                                 * * * sh:» (D- 34)                                                                                                                       -53-                                                   بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ             Risâle-i Nur'a âit dâva ve itiraz, cüz'î bir hâdise ve şahsî bir mes'ele değil ki çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddî alâkadar edecek ve dolayısiyle Âlem-i İslâm'ın nazar-ı dikkatini ehemmiyetli bir surette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir mes'eledir. Evet, Risâle-i Nur'a perde altında hücum eden, ecnebi parmağiyle bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem-i İslâm'ın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp ve der: «Risâle-i Nur Şâkirdleri dîni siyâsete âlet eder, emniyete zarar ihtimâli var.»             Hey bedbahtlar! Risâle-i Nur'un gerçi siyasetle alâkası yoktur, fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasiyle bozar, reddeder. Emniyeti, âsâyişi, hürriyeti, adâleti te'min ettiğine yüzer hüccetlerinden birisi, bu müdâfaanâmesi hükmündeki «Meyve Risâlesi»dir. Bu risâleyi, âlî bir hey'et-i ilmiye ve içtimaiye tedkik etsinler. Eğer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve işkenceli îdama râzıyım.»                                                                                                                        Said Nursî                                                 * * *                                                                                                                       -54-                                                   بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Sakın sakın münâkaşa etmeyiniz, casus kulaklar istifade ederler. Haklı olsa, haksız olsa bu hâlimizde münâkaşa eden haksızdır; bir dirhem hakkı varsa, münâkaşa ile bin dirhem bizlere zararı dokunabilir. Bir zaman Eskişehir hapsinde titiz kardeşlerime söylediğim bir hikâyeyi tekrar ediyorum: Eski harb-i umumîde Rusya'nın şimâlinde doksan zâbitimiz ile beraber bir uzun koğuşta esir olarak bulunuyorduk. O zâtların bana karşı haddimden çok zîyade teveccühleri bulunmasından, nasihatla gürültülere meydan vermezdim.              Fakat birden asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münâkaşalara sebebiyet vermeye başladı. Ben de üç-dört adama dedim: Siz nerede gürültü işitseniz, gidiniz haksıza yardım ediniz. Onlar dahi öyle yaptılar, zararlı münâkaşalar kalktı. Benden sordu-  sh:» (D- 35) lar: «Neden bu haksız tedbîri yaptın?» Dedim: Haklı adam, insaflı olur; bir dirhem hakkını, istirahat-ı umumînin yüz dirhem menfaatine fedâ eder. Haksız ise ekseriyetle enâniyetli olur, fedâ etmez, gürültü çoğalır.              Kardeşlerim!                         Siz, küçük mektublar risâlesinde medar-ı teselli ve sabır ve tahammül için yazılan parçaları dikkatle ve tekrarla okuyunuz. Ben en zaîfiniz ve bu sıkıntılı musibetten en ziyâde hissedârım. Çok şükür tahammül ediyorum ve bütün suçu bana yükleyenlerden hiç gücenmedim ve vahdet-i mes'ele itibariyle yalnız kendini müdâfaa ederek zımnen cemiyet ve suçu bize tahmil edenlerden dahi sıkılmadım. Mâdem kardeşiz, beni bu sabırda taklid etmenizi sizden rica ederim.              Umumunuza çok selam ve selametinize dua ediyorum.                                                 * * *                                                                                                                       -55-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim ve Bu Misâfirhâne-i Dünyâda Arkadaşlarım!              Ben, bu gece Eski Said'in izzetli damariyle, ellerimiz kelepçeli beraber mahkemeye süngülü neferat ile sevkimizi düşündüm, şiddetli bir hiddet geldi. Birden kalbe ihtar edildi ki; hiddet değil, belki kemâl-i iftiharla, şükür ve sevinçle bu vaziyeti karşılamak lâzımdır. Çünki zîşuur ve hadd ü hesâba gelmiyen melek ve ruhanîlerin ve insanlardan ehl-i hakikatın ve ashab-ı vicdanın ve îmân-ı tahkikî sâhiplerinin nazarlarında, hak ve hakikat ve Kur'an ve îman yolunda bu asra meydan okuyan bir kahramanlar kafilesi sûretinde görünüyorlar. Bunların teveccühü ise, rahmet-i İlâhiyeyi ve kabûl-ü Rabbâniyeyi gösteren bu yüksek takdir ve tahsinlerine karşı, mahdud bir kısım serseri ve haylaz ve sefihlerin tahkirkârâne nazarlarının, hiçbir ehemmiyeti olamaz. Hattâ bir gün hastalık için araba ile gittiğim zaman, çok ağırlık hissettim ve sonra sizin gibi elim bağlı beraber gittiğim vakit, büyük bir inşirah ve mânevî bir ferah hissettim. Demek o hâl, bu sırdan ileri gelmiş.              Çok def'a söylediğim gibi yine tekrar ediyorum ki; tarihde Risâle-i Nur Şâkirdleri gibi hak yolunda pek çok hizmet eden ve pek çok sevab kazanan ve pek az zahmet çeken görülmüyor. Biz ne kadar meşakkat çeksek, yine ucuzdur.                                                 * * *  sh:» (D- 36)             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Bu musibetimizden kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kabil değildi:              Birincisi: Kader-i İlâhî kısmetimizin bir kısmını buradan bize yedirmek için her halde gelecek idik. En hayırlısı bu tarzdır.              İkincisi: Aleyhimize çevrilen dolaptan kurtulmak imkânı bulmadık. Ben hissetmiştim, fakat çare yoktu. Bîçâre merhum Şeyh Abdülhakîm, Şeyh Abdülbâkî kurtulamadılar. Demek bu musibette biz birbirimizden şekvâ etmek; hem haksız, hem mânasız, hem zararlı, hem Risâle-i Nurdan bir nevi küsmektir. Sakın sakın, has rükünlerin gösterdikleri faaliyeti bu musibete bir sebep görüp onlardan gücenmek ise, Risâle-i Nur'dan çekilmek ve hakaik-ı îmâniyeyi öğrenmeden pişman olmaktır. Bu ise, maddî musibetten daha büyük bir mânevî musibettir. Ben kasem ile te'mîn ederim ki: Sizin herbirinizden yirmi-otuz derece ziyâde bu musibette hissedâr olduğum halde, niyet-i hâlise ile faaliyet göstermelerinden, ihtiyatsızlığı yüzünden gelen bu musibet on def'a daha fazla olsa da yine onlardan gücenmem. Hem geçmiş şeylere itiraz etmek mânasızdır. Çünki tâmiri kabil değil.                                                 * * *                                                                                                                       -57-                                                   بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ              Aziz Kardeşlerim!              Bu fecirde, birden bir fıkra ihtâr edildi. Evet, ben de Husrev'in zelzele hakkında tafsîlen yazdığı kerâmet-i Nuriyeyi tasdik ederim ve kanâatım da o merkezdedir. Çünki, Risâle-i Nur ve şâkirdlerine dört def'a şiddetli taarruzların aynı zamanında dört def'a dehşetli zelzelenin hücumu tam tamına tevâfukları tesadüfî olmadığı gibi; Risâle-i Nur'un iki merkez-i intişarı olan Isparta ve Kastamonu'nun sâir yerlere nisbeten âfâttan mahfuz kalmaları ve Sûre-i Ve'l-Asr işâretiyle, âhir zamanın en büyük bir hasâret-i insâniyesi olan bu ikinci harb-i umumîden çare-i necat ise îman ve amel-i sâlih olmasından, Risâle-i Nur'un hizmetine zarar veren veya hizmette kusur edenlere aynı zamanda gelen şefkat veya hiddet tokat hiddet tokatlarının yüzer vukuatları tam tamına tevâfukları tesâdüfî olmadığı gibi Risâle-i Nur'a hüsn-ü hizmet edenlerin hemen hemen bilâistisnâ maişetinde vüs'at ve bereket ve kalbinde meserret ve rahat görmelerinin binler hâdiseleri dahi tesadüfî olamaz.                                                 * * * sh:» (D- 37)                                                                                                                       -58-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!                         اَلْخَيْرُ فِيِهَا اخْتَارَهُ اللَّهُ             ve      عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا  وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْsırriyle, Risâle-i Nur'un en mahrem parçaları, en nâmahremlerin ellerine geçmek ve en mütekebbirlerin başlarına vurmak ve en baştakilerin yanlışlarını göstermek için «sırran tenevveret» perdesinden çıktı. Şimdiye kadar mes'ele küçültmek isteniliyordu. Fakat nasılsa bildiler ki; mes'ele büyüktür ve ehemmiyetle celb-i dikkat ise Risâle-i Nur'un parlak fütuhatına ve düşmanlarına da hayretle kendini okutmasına yol açar. Hattâ Eskişehir mahkemesindeki çok mütereddidleri ve mütehayyirleri ve muhtaçları tenvîr edip kurtardı, o zahmetimizi rahmete çevirdi. İnşâallah, bu def'a daha geniş bir sahada daha çok mahkemeler ve merkezlerde o kudsî hizmeti görecek. Evet, Risâle-i Nur'un tarz-ı beyânını gören, lâkayd kalamaz. Başka eserler gibi yalnız aklı ve kalbi değil, belki nefsi de ve hissiyatı da musahhar eder.              Sizin tahliyeniz bu hakikata zarar vermez; fakat benim berâetim, zarardır. Umum âlem-i İslâm'ı alâkadar eden bir hakikatın hatırı için değil, yalnız dünya hayâtını, belki lüzum olsa uhrevî hayatımı ve saadetimi dahi ehl-i îmânın Risâle-i Nur ile saadetleri için fedâ etmeyi nefsim de kabûl ediyor.                                                 * * *                                                                                                                       -59-                         (Burada başı yazılmayan zelzele hâdisesinin mâba'di                                             Hüsrev'in mektubunda)             «Daha sonra başka bir gazetede, tamamlayıcı ve hayret verici şu malûmatları gördüm: «Zelzeleden evvel kediler, köpekler üçer beşer olarak toplanmışlar, sessiz olarak, düşünceli gibi alık alık birbirine bakarak bir müddet beraber oturmuşlar, sonra dağılmışlar. Gerek zelzele olurken ve gerekse olmadan evvel veya olduktan sonra bu hayvanlardan hiçbiri görülmemiş; kasabalardan uzaklaşarak kırlara gitmişler. Bir garibi de şudur ki: Bu hayvanlar isyanımızdan mütevellid olan başımıza gelecek felâketleri lisan-ı halleriyle haber verdiklerini yazıyorlar da biz anlamıyoruz» diyerek taaccüb ediyorlar.              İşte Bediüzzaman'ın uzun senelerden beri «Zındıklar Risâle-i Nur'a dokunmasınlar ve şâkirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunur-  sh:» (D- 38)      larsa ve ilişirlerse, yakınında bekliyen felâketler, onları yüz def'a pişman edecek.» diye Risâle-i Nur ile haber verdiği yüzler hâdisât içinde işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatlı felâket daha... Cenab-ı Hak bize ve Risâle-i Nur'a taarruz edenlerin kalblerine îman, başlarına hakikatı görecek akıl ihsân etsin. Bizi bu zindanlardan, onları da felâketlerden kurtarsın, âmin!»                                                                                                                       Hüsrev                                                * * *                                                                                                                       -60-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim ve Musibet Arkadaşlarım!              Sizin içinizde mübârek âlimler ve âlicenap müdebbirler ve hâlis fedakâr şâkirdler bulunmasından büyük bir îtimad ile size güveniyordum ki; kuvvetli ve dessas ve kesretli düşmanlarımıza karşı vahdetinizi ve tesânüdünüzü muhafaza edeceksiniz diye istirahat ederdim, sizin ile meşgul olmazdım. Birkaç noktayı beyan etmek lüzum oldu.              Birincisi: Tahliyeniz uzamamak için ben, Ankara'ya bir şey gönderip mürâcaat etmiyecektim. Fakat mahkeme, mahrem ve gayr-i mahrem risâleleri ve eski ve yeni mektupları karıştırarak Ankara'ya gönderdiğinden, mecburiyetle, buradaki ehl-i vukuf gibi mahrem risâleleri esas ederek, oradaki ehl-i vukuf aleyhimize hükmetmemek için mahremlere, hususan «Beşinci Şuâ»ın Süfyan ve İslâm deccalı hakkında gayet kuvvetli cevab veren «Müdâfaât Risâlesi»ni ve felsefe-i tabiiyenin verdiği küfr-ü mağrurâneyi ve îman aleyhinde cür'etkârane tecâvüzünü kıran «Meyve Risâlesi»ni o makamata göndermek zarurî ve lâzım idi.              İkinci Nokta: Aziz Kardeşlerim! Sizin bu ehemmiyetli mektubunuzun cevabını yazarken, benim elime aynı mektubu verdiler. İkinci Nokta'ya başladım, kaldı. İşte tamam ediyorum, dikkat ediniz. Eğer bu fikrin fâidesiz avukatınız tarafından tervîci varsa her halde mahkûmiyetimize tarafdar olanların bir tedbîridir ki; Ankara'daki ehl-i vukuf buradaki ehl-i vukuf gibi, neşrolunmayan mahrem ve hususan «Beşinci Şuâ» risâlelerini esas edip, bütün Risâle-i Nur'a teşmîl edip müsâdere etmek ve «Beşinci Şuâ»ın mes'elelerini Risâle-i Nur'u okuyan bütün bîçâre talebelerin dersleridir diye, onları benim suçumla tam bağlamak için dehşetli bir plândır. Beni konuşmaktan men'etmeleri ve yazdıklarımı müsâdere ile Ankara'ya göndermemek fikriyle müdür ve müdde-i umumî muavini müşkilât vermeleri kuvvetli bir emâredir ki; müdâfaatın cerhedilmez cevapları yetişmeden Ankara, aleyhimize   sh:» (D- 39) hüküm vermek içindir.              Üçüncü Nokta: Zaten mes'eleyi uzatacak ehemmiyetli kitabları ve evrakları ve müdâfaaları dahi Ankara'ya göndereceğini, mahkeme reisi o gün söyledi. Elbette şimdi yetişmiş. Şimdi benim muntazam ve izahlı iki müdâfaanâmem gitse, belki mes'eleyi çabuk halleder, mes'ele uzamaz, ta'cîl eder, çabuk âile sâhipleri kurtulurlar. Fakat ben ve benim gibi alâkasızlar kurtulmaya değil, belki hakaik-ı îmâniyeyi mülhidlere, mürtedlere karşı müdâfaa etmek için, en müsait bir yer olan hapiste kalmak lâzımdır.              Dördüncü Nokta: Risâle-i Nur beraet etmezse ve benim müdâfaatım nazara alınmazsa, fâidesiz, zâhirî inkârınız sizi kurtarmayacak, vahdet-i mes'ele haysiyetiyle biz birbirimizle bağlanmışız; yalnız münasebetleri pek az bulunan bir kısım arkadaşlar kurtulabilirler. Eskişehir Mahkemesi, bunu bilfiil gösterdi. Bir seneden beri, gayet dikkatle içimizde casusları sokan ve safdil ve cür'etkâr talebelerin ifşaatını zapteden ve bil'iltizam bizi perişan ve mesleğimizden pişman etmek için her vesileyi istimâl eden, hattâ aleyhimize Şeyh Abdülhakîm'i sevkettikleri hâlde, Onu ve Abdülbâki'yi ve bana arasıra itiraz eden Şeyh Süleyman'ı bizim gibi perişan eden adamlara karşı inkârlarınız ve kaçmanız, onların kanâat-ı vicdâniye dedikleri düşüncelerinde beş para etmez ve Eksişehir'de dahi etmedi.              Beşinci Nokta: Biz hem burada, hem Eskişehir'de tecrübe ile kat'î anladık ki: Biz, vahdet-i mes'ele cihetiyle tam bir tesânüde şiddetle muhtacız. Sıkıntıdan gelen gücenmekler ve titizlikler ve itirazlar, bizim perişaniyetimizi ikileştirir. Maatteessüf en ziyâde güvendiğim ve îtimad ettiğim, sizlerdiniz. Bâzı hatırıma bir telâş geldiği vakit, İstanbul'dan gelen Kâmil ve Sıddık Hocalar ve Kastamonu Vilâyetinde fevkalâde sadâkat gösteren zâtları tahattur ile o endişem zâil olurdu. Dikkat ediniz, küfr-ü mutlakı müdâfaa eden gizli komite içinize parmak sokmasın. Benim komşudaki koğuşa parmağını soktu, beni azab içinde bıraktı. Şimdi siz, mâbeyninizde münâkaşasız bir  meşveret ediniz. Kararınızı kabûl ederim. Fakat benim müdâfaatım tâ Ankara'ya gitse ve medâr-ı nazar olsa, buradaki mahkeme, kurtulması mümkin olanlar hakkında kararını vermek ihtimâlini; hem şimdi bizimle uğraşan ve Abdülbâki ve Abdülhakîm ve Hacı Süleyman'ı nefyeden ve Yeşil Şemsi'yi tahliyeden sonra burada durduran adamlar, elbette Hâfız Mehmed ve Seyyid Şefik gibi salâbet-i dîniyeleri ile ve onların ölmüş reislerine ve sûretine baş eğmemesiyle ve ilhad ve bid'alara tarafdarlıklarını göstermemesiyle beraber, serbest bırakmamak ihtimalini de; hem Risâle-i Nur'un tesettür perdesinden çıkıp gayet büyük ve umumî   sh:» (D- 40) bir mes'elede kendi kendine merkezlerinde mübarezesi zamanında şâkirdlerini arkasında bulmak ve kaçmamakla sarsılmaz ve mağlûb olmaz bir hakikata bağlandıklarını mütereddid ve mütehayyir ehl-i îmâna göstermesi gayet lüzumlu olduğunu dahi nazarınıza ve meşveretinize alınız. Sakın sakın birbirinizin kusuruna bakmayın; hiddet yerinde hürmet ediniz, itiraz yerinde yardım ediniz.                                                * * *                                                                                                                       -61-             Aziz, Sıddık ve Sâdık Kardeşlerim!              Ben, bir kaç gündür bir duâmı değiştirdim. Şimdiye kadar bâzan yüz def'a tekrar ile     وَاغْفِرْ لَنَا veyaوَفِّقْ gibi duâlara (Talebe-te Resâil-in-Nur-is-sâdıkîn cümlesinden الصَّادِقِينَ kelimesini kaldırdım; tâ ki ruhsatla amele kendini mecbur bilen ve sıkıntının verdiği evham ve me'yusiyet cihetiyle zâhirî inkâr ve çekinmekle azîmet ve sadâkata muhalif hareket eden kardeşlerimiz o duâlardan mahrum kalmasınlar.                                                * * *                                                                                                                       -62-                                                   بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ             Aziz Kardeşim Hafız Ali!              Hastalığına merak etme. Cenâb-ı Hak şifa versin âmin! Hapiste her bir saat on saat kadar kıymeti olmasından ve hastalık dahi herbir saat ibâdeti, oniki saat ibadet ayarında bulunmasından, çok kârlısın. İlâç istersen, bir kısım dermanlar bende var, sana göndereyim. Zaten ortalıkta bir hafif hastalık var. Ben mahkemeye gittiğim gün, herhalde hasta oluyorum. Belki sen bana yardım etmek için, eski zamanda birbirinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi hârika fedakârlık gösteren zâtlar gibi, benim bir parça rahatsızlığımı aldın.                                                 * * *                                                                                                                       -63-                                    (Güzel ve Tam Yerinde Bir Tâziyenâme)             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             لِكُلِّ مُصِيبَةٍ اِنَّا لِلَّهِ وَاِنَّآ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ      Ben hem kendimi, hem sizi hem  sh:» (D- 41) Risâle-i Nur'u tâziye ve merhum Hafız Ali'yi ve Denizli Mezaristanını tebrik ediyorum. «Meyve Risâlesi»nin hakikatını ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynel-yakîn ve hakkal-yakîn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda, âlem-i ervahda seyahata gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahata çekildi. Cenâb-ı Erham-ür-râhimîn, Risâle-i Nur'un bütün yazılan ve okunan harfleri adedince a'maline hasenat yazdırsın, âmin! Ve onların sayısınca onun ruhuna rahmetler yağdırsın, âmin! Ve onların sayısınca onun ruhuna rahmetler yağdırsın, âmin! Ve kabrinde Kur'an'ı, Risâle-i Nur'u ona şirin ve enîs arkadaş eylesin âmin! Ve Nur fabrikasına onun yerine on kahramanı ihsân edip çalıştırsın, âmin! âmin! âmin! Siz dahi benim gibi duâlarınızda onu yâdediniz. Bin lisan onun lisanı yerine istimâl edip, o kaybettiği bir hayat ve bir dil yerinde mânevî bin hayat kazandı diye rahmet-i İlâhîden ümidvârız.                                                * * *                                                                                                                       -64-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Cenâb-ı Erham-ür-râhimîn'e hadsiz şükür olsun ki; bu acib zamanda ve garib yerde, talebe-i ulûmun kıymetli şerefini ve ehemmiyetli hizmetlerini kazanmayı sizler vasıtasiyle bizlere de müyesser eyledi. Ehl-i keşf-i kuburun müşâhedesiyle müteaddid vâkıâtla tahsîl-i ulûm ânında vefat eden bâzı müştak ve ciddî bir talebe-i ulûm, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor. Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-il-kubûr, vefât eden ve İlm-i Sarf ve Nahv okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir'e nasıl cevab verecek diye mürakabe etmiş ve müşâhede edip işitmiş ki; melek-i sual, ondan sordu:             مَنْ رَبُّكَ      «Senin Rabbin kimdir?» dediği zaman, o Nahiv dersiyle iştigal ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş:  مَنْ  mübtedâdır,    رَبُّكَ onun haberidir» Nahiv ilmince cevab vermiş, kendini medresede zannetmiş. İşte bu vâkıaya muvâfık olarak ben, merhum Hâfız Ali'yi aynen hayattaki gibi, Risâle-i Nur'la meşgul olarak en yüksek bir ilimle çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanâat ile ona ve onun gibi Mehmed Zühdü'ye ve Hâfız Mehmed'e bâzı duâlarımda derim: Yâ Rabbî! Bunları kıyâmete kadar Risâle-i Nur kisvesinde hakaik-ı îmâniye ve esrâr-ı Kur'aniye ile kemâl-i ferah ve sevinçl meşgul eyle. Âmin! İnşâallah.                                                * * * sh:» (D- 42)                                                                                                                       -65-                                                بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Ben merhum Hâfız Ali'yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bâzan böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı.. zannederim, o merhum benim yerimde gitti. Onun fevkalâde hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zâtlar yapmasa idi; Kur'an'a, İslâmiyet'e büyük bir zâyiat olurdu. Ben, onun varisleri olan sizleri tahattur ettikçe, o acı gidiyor; bir inşirah geliyor. Medâr-ı hayrettir ki; ben, şimdi onun mânevî, belki maddî hayâtiyle âlem-i berzaha gitmesi cihetiyle, o âleme gitmek için bende bir iştiyak zuhûr etti ve ruhuma başka bir perde açıldı. Nasılki buradan Isparta'daki kardeşlerimize selâm gönderip muârefe, muhabere ile sohbet ediyoruz; aynen öyle de; Hâfız Ali'nin tavattun ettiği âlem-i berzah; nazarımda Isparta, Kastamonu gibi olmuş. Hattâ bu gece, mesmûâtıma göre, buradan birisi oraya gönderilmiş. On def'adan ziyâde teessüf ettim. Ne için Hâfız Ali'ye onunla selâm göndermedim. Sonra ihtâr edildi ki: Selâm göndermek için vâsıtalara ihtiyaç yok; kuvvetli râbıtası telefon gibidir. Hem o gelir alır. O büyük şehid, Denizli'yi bana sevdiriyor; daha buradan gitmek istemiyorum. O ve Mehmed Zühtü ve Hâfız Mehmed, hayatlarında gördükleri vazife-i îmâniye ve Nuriyeye devam ediyorlar. Onlar pek yakından temâşâ ediyorlar, belki de yardım ediyorlar. Evliya-yı azîmenin dâiresinde kıymetli hizmet noktasında mevki almalarından, ben de o ikisinin Hâfız Mehmed'le beraber isimlerini silsilemde aktabların isimleri yanında yâdedip hediyelerimi bağışlıyorum.                                                 * * *                                                                                                                                  -66-             Aziz, Sıddık, Mübârek Kardeşlerim!              Bir kaç gündür sizin ile konuşamadığımın sebebi, şimdiye kadar emsâlini görmediğim şiddetli ve zehirli bir hastalıktır. Ben, Risâlei Nur hesâbına âhir ömrüme kadar Nur ve gül dairesindeki sebatkâr ve metîn ve sarsılmaz kardeşlerimle, Kastamonulu fedakârlar ile ebeden müteşekkirâne iftihar ediyorum ve onlarla bütün zâlimlerin sıkıntılarına karşı bir kuvvetli nokta-i istinad ve tam bir teselli buluyorum. Şimdi ölsem, onlar var diye ferah-ı kalble ecelimi karşılayacağım...             Ehl-i dünya, ben onlarla mübâreze ediyorum diye, asılsız tevehhüm ederek beni hapse attılar. Fakat kader-i İlâhî, ben onlarla konuşmadığım ve ıslah-ı hallerine çalışmadığımdan beni hapse attı. Ve hapiste yalnız bir kaç arkadaşımla kalsam Ankara maka-  sh:» (D- 43) matına karşı âlem-i İslâm'ı alâkadar edecek bir alenî muhâkeme isteyeceğim ve dâva edeceğim ve «Meyve Risâlesi» ni ve müdâfaât parçalarını yeni harfle müteaddid nüshalar çıkarıp mühim makamata göndereceğiz inşâallah.                                                * * *                                                                                                                       -67-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Bu nevi Hadîsler, müteşâbih kısmındandırlar. Hem cüz'î ve hususî değiller, umumî yerlerde bakmıyorlar. Bir kısım ise, ümmetinin başına gelen dinî fitnelerden yalnız birtek zamanı ve Hicaz ve Irak'ı misâl olarak gösterir. Zâten Abbâsîlerin zamanında, o tarihte Mu'tezile, Râfizî, Ceberî ve perde altında zındıklar, mülhidler, İslâmiyet'i zedeliyen çok fırak-ı dâlle meydana gelmiştiler. Şeriat ve îtakad noktasında «İmâm-ı Mâlik», «İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel» ve «İmâm-ı Gazâli» ve «Gavs-ı Âzam» ve «Cüneyd-i Bağdâdî» gibi pek çok eâzım-ı İslâmiye imdâda yetişip o fitne-i dîniyeyi mağlûb ettiler. O tarihten üçyüz sene sonraya kadar o galebe devam ile beraber, perde altında yine o ehl-i dalâlet fırkaları, siyaset yoluyla Hülâgû-Cengiz fitnesini İslâmların başına getirdiler. Bu fitneden hem hadîs, hem «Hazret-i Ali Radiyallahü Anh» sarih bir sûrette ayni tarihiyle işâret ediyorlar. Sonra bu zamanımızın fitnesi en büyük bir fitne olduğundan, hem müteaddid hadîsler, hem çok işârât-ı Kur'aniye aynı tarihiyle haber veriyorlar. Buna kıyasen ümmetin geçireceği safahatı küllî bir surette bir hadîs beyan ettiği vakit, bâzan o küllînin birtek hâdisesini, misâl olarak tarihi gösterir. Böyle müteşâbih ve mânası tamam anlaşılmayan hadîslerin Risâle-i Nur eczaları kat'î bir surette te'villerini beyân etmiş. «Yirmidördüncü Söz» de ve «Beşinci Şuâ»da, bu hakikatı düsturlarla beyân etmiş.                                                 * * *                                                                                                                       -68-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              (Birbirinizi enâniyetle veya sadâkatsızlıkla ittiham etmemek için, bir hakîkatı beyân etmek ihtâr edildi.)             Ben bir zaman, enâniyetini bırakmış ve nefs-i emmâresi kalmamış büyük evliyâdan şiddetli bir sûrette nefs-i emmâreden şikâyet ettiğini gördüm. Hayrette kaldım. Sonra kat'î bildim ki, âhir ömre kadar mücâhede-i nefsiyenin sevabdar devamı için nefs-i emmârenin ölmesi üzerine onun cihâzâtı damarlara ve hissiyâta devredilir, mücâhede devam eder. İşte o büyük evliyâlar, bu   sh:» (D- 44) ikinci düşmandan ve nefsin vârisinden şîkâyet ederler. Hem mânevî kıymet ve makam ve meziyet, bu dünyaya bakmıyor ki, kendini ihsas etsin. Hattâ en büyük makamda bulunanlardan bâzı zâtlara verilen büyük bir ihsân-ı İlâhîyi hissetmediklerinden, kendilerini herkesten ziyâde bîçâre ve müflis telâkki etmeleri gösteriyor ki; avâmın nazarında medâr-ı kemâlât zannedilen keşif ve kerâmet ve ezvak ve envar, o mânevî kıymet ve makamlara medâr ve mehenk olamaz. Sahâbelerin bir saati, başka velilerin bir gün, belki bir çillesi kadar kıymetli olduğu halde; keşif ve mânevî hârikulâde hâlâta evliyâ gibi mazhariyetleri her sahabede olmaması, bu hakikatı isbat ediyor.              İşte kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizin nefs-i emmâreniz, kıyâs-ı binnefs cihetinde, su-i zan noktasında sizleri aldatmasın; Risâle-i Nur terbiye etmiyor diye şüphelendirmesin.                                                 * * *                                                                                                                       -69-                                                   بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ             (Risâle-i Nur'un «Gençlik Rehberi»nde ve «Meyve Risâlesi»ndeki beş mes'elesinin haylaz gençlerde dokuz tokadı, Risâle-i Nur'un bir lâtif kerâmeti olduğunu, o gençler dahi tasdik ediyorlar.)             Birincisi: Bana hizmet eden Feyzi. O'na bidâyette dedim: Sen «Meyve» nin bir dersinde bulundun, haylazlık yapma. O yaptı, birden tokat yedi, bir hafta eli bağlı kaldı.                                                                                                            Evet doğrudur                                                                                                                  Feyzi              İkincisi: Bana hizmet eden ve «Meyve»yi yazan Ali Rıza. Bir gün, yazdığını ona ders verecektim. O, haylazlığından yemek pişirmek bahanesi ile gelmedi, birden tokat yedi. O vakit onun tenceresi sağlam iken, dibi, yemeği ile beraber tamamen düştü.                                                                                                            Evet doğrudur                                                                                                              Ali Rıza             Üçüncüsü: Ziya «Meyve» nin gençliğe ve namaza dâir mes'elelerini kendine yazdı, namaza başladı. Fakat haylazlık yaptı, namazı ve yazıyı bıraktı. Birden, o vakitte tokat yedi. Hilâf-ı âdet ve sebepsiz, başı üstündeki sepeti ve elbiseleri yandı. O kadar kalabalık içinde yanıncaya kadar kimse farkında olmaması, kasdî bir şefkat tokadı olduğunu gösterdi.                                                                                                            Evet doğrudur                                                                                                                   Ziya sh:» (D- 45)                  Dördüncüs: Mahmud. Ona «Meyve» den gençlik ve namaz mes'elelerini okudum ve dedim: Kumar oynama, namaz kıl. Kabûl etti. Fakat haylazlık galebe etti, namaz kılmadı ve kumar oynadı. Birden, hiddet tokadını yedi. Üç-dört def'ada daima mağlûb olup fakir hâliyle beraber kırk lira ve sakosunu ve pantolonunu kumara verdi, daha aklı başına gelmedi.                                                                                                            Evet doğrudur                                                                                                                Mahmud             Beşincisi: Ondört yaşında Süleyman nâmında bir çocuk ziyâde haylazlık yapıp başkalarının da iştihalarını açıyordu. O'na dedim: Uslu dur. Namazını kıl. Senden büyük haylazların içinde bu hâlin, sana tehlike getirir. O, namaza başladı, fakat yine namazı terk ve haylazlığa girdi. Birden tokat yedi. Uyuz illetine mübtelâ oldu, yirmi gündür yatağında yatmağa mecbur oldu.                                                                                                            Evet doğrudur                                                                                                              Süleyman             Altıncısı: Bana bidâyette hizmet eden Ömer, namaza başladı, şarkıları bıraktı. Fakat bir akşam, kapıya yakın bir şarkı kulağıma geldi, evrad ile meşguliyetime zarar verdi. Ben, hiddet ettim, çıktım, gördüm ki; hilâf-ı âdet Ömer'dir. Ben de hilâf-ı âdet bir tokat vurdum. Birden, sabahleyin hilâf-ı âdet olarak Ömer, başka hapise gönderildi.              Yedincisi: Hamza nâmında onaltı yaşında sesi güzel olmasından şarkı söylüyor, başkalarının da iştihalarını açıyor, haylazlık ediyordu. O'na dedim: Böyle yapma, tokat yiyeceksin. Birden, ikinci gün bir eli yerinden çıktı, iki hafta azâbını çekti.                                                                                                            Evet doğrudur.                                                                                                                Hamza             Bu gibi tokatlar var; fakat kağıt bitti, mâna da bitti.                                                                                                                        -70-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             Komünist olan maârif vekili, perdeyi yüzünden kaldırdı ve küfr-ü mutlakı başka bir kisvede gösterdi. Bizim son gönderdiğimiz müdâfaâtı daha almadan başka sâika ile o beyannâmeyi yazmış. Gerçi ben, o daireye göndermeyi düşünmüyordum; fakat kardeşlerimizin tensibiyle onlara da göndermek; hem münâsip, hem lâzım olduğunu bu hâl gösterdi. Çünki, herhalde bu derece ilhadda taassub taşıyan bir vekil, Ankara'ya gönderilen evrak ve mahrem risâlelere karşı lâkayd kal- sh:» (D- 46) mazdı. Birden, doğrudan doğruya cerhedilmez müdâfaatlar başına vuruldu, çok iyi oldu. İnşâallah, o dairede dahi Risâle-i Nur lehinde kuvvetli bir cereyan uyandıracak.              Kardeşlerim! Mâdem bir kısmın mahiyetleri bu tarzdır; onlara, o kısma teslim olmak, bir nevi intihardır; İslâmiyetten pişman olmaktır; belki dinden insilâh etmektir. Çünki o derece ilhadda taassub etmiş ki; bizim gibilerden yalnız teslimiyetle ve tasannu ile  râzı olmuyorlar. «Kalbini ve vicdanını bırak, yalnız dünyaya çalış» derler. İşte bu vaziyete karşı inâyet-i Rabbâniyeye dayanıp metânet ve sabır ve tevekkül ederek dört sandık Risâle-i Nur eczaları o merkeze yetişip, kuvvetli hakikatlar ile galebe çalmasına duâ etmekten başka çâre yoktur. Biz birbirimizden çekinmekle ve gücenmekle ve Risâle-i Nur'dan çekilmekle ve onlara teslim ve hattâ iltihak etmekle fâide vermediği şimdiye kadar tecrübe edildi. Hem hiç merak etmeyiniz. O vekilin o fâre fâre telâşı, za'fına ve tam korkusuna delâlet eder. Tecâvüze değil, belki tedâfûe mecburiyeti bildiriyor.                                                 * * *                                                                                                                       -71-                                                   بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ             Aziz, Sıddık, Sarsılmaz ve Tevekkülün Mahiyetini ve Kıymetini Anlayan Kardeşlerim!             Yirmi senedenberi hiçbir gazeteyi ne okumak ve ne sormak merakım olmadığı halde, pek çok teessüf ile, yalnız bir kısım zaif kardeşlerimizin hatırları için bugün bir gazetenin bir bahsini gördüm. Bundan bildim ki; perde altında ve üstünde ehemmiyetli cereyanlar rol oynuyorlar. Meydanda biz göründüğümüzden, bizler, o cereyanlarla alâkadar tevehhüm ediliyoruz. İnşâallah, Risâlei Nur'un dört sandık kuvvetli cerhedilmez risâleleri ve pek kat'î müdâfaa defterleri; bizim hakkımızda, hem îman ve Kur'ân, İslâm hakkında bir hayırlı netice verecekler. Biz onların dünyalarına karışmadık ve karışacağımızı hiçbir cihetle daha tesbit edemediler. Mecburiyetle bütün Risâle-i Nur'u Ankara tahkik için istedi.              Mâdem hakikat budur ve mâdem şimdiye kadar Risâle-i Nur'un hizmetinde inâyet-i Rabbâniyenin tecellisini inkâr edilmiyecek derecede gördük; herbirimiz cüz'î ve küllî bunu hissetmişiz ve mâdem şimdi siyasetin ve dünyanın çok cereyanlarının birbirine karşı tahşidâtı oluyor ve mâdem elimizden kazâya rızâ  sh:» (D- 47) ve kadere teslim ve hizmet-i îmâniye ve Kur'âniye ve Nuriyenin verdikleri büyük ve kudsî teselliden başka bir şey gelmiyor; elbette bize en elzem iş, telâş etmemek ve me'yus olmamak ve birbirin kuvve-i mâneviyesini takviye etmek ve korkmamak ve tevekkülle bu musibeti karşılamak ve habbeyi kubbe yapan farfaralı gazetecilerin kubbelerini habbe görüp ehemmiyet vermemektir. Bu dünya hayatı, hususan bu zamanda, bu şerait altında kıymeti yoktur. Başa ne gelse gelsin, hoş görmeli.                                                 * * *                                                                                                                       -72-                                                بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              İki-üç kardeşlerimiz şöyle kendilerine bir güzel teselli bulmuşlar. Diyorlar ki:              «Bu hapisde bir kısım yeni kardeşlerimiz, bir-iki saat gayr-ı meşru bir hareket yüzünden, bir-iki belki on sene bu musibet içinde sabır ve tahammül ediyorlar. Hattâ bir kısmı şükrederek başka günahlardan kurtulduk dedikleri halde; biz, Risâle-i Nur vasıtasiyle en meşru bir hareket ve hizmet-i îmâniye yüzünden altı-yedi ay hayırlı bir sıkıntıdan neden şekvâ ediyoruz?» diyorlar. Ben de, bin Bârekâllah onlara dedim. Evet, beş-on sene hem îmânını, hem başkaların îmanlarını kurtarmak niyetiyle zevkli, tatlı, hayırlı, kudsî bir hizmet ve yüksek bir ubudiyet-i fikriye yüzünden beş-on ay zahmet çekmek, medar-ı şükür ve iftihardır. Bir hadîsde ferman etmiş ki: «Birtek adam seninle hidâyete gelse, sahra dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır.» İşte burada, mahkemede ve Ankara'da, sizlerin yazılarınız ve hizmetleriniz vasıtasiyle ne kadar insanlar îmanlarını dehşetli şüphelerden kurtardığını ve kurtaracağını düşününüz, sabır içinde kemâl-i rızâ ile şükrediniz.             Eğer Ankara'da hâkim olan Halk Partisi, oraya giden Risâle-i Nur'un kuvvetli kitablarına karşı inad etse ve musâlâha niyetiyle himâyesine çalışmazsa, bizim en rahat yerimiz hapisdir ve mülhidler, bolşevizmi zındıka ile birleştirdiğine alâmettir ve hükûmet, onları dinlemeğe mecbur olur. O zaman Risâle-i Nur çekilir, tevakkuf eder, maddî ve mânevî musibetler hücuma başlarlar.                                                 * * * sh:» (D- 48)             Ankara'ya Reisicumhura ve saireye gönderilen «Müdafaa» ve «Meyve Risaleleri» inceden inceye tedkik ettiklerini Başvekil bize diyor. Hem Reisicumhurdan gelen o müdafaalar Başvekil Adliye Vekiline verdiğini ve bize neticesini bildireceğini bir mektupla haber veriyor. Ben Risale-i Nur hesabına inceden inceye tedkiklerine pek çok memnun oldum. Ve bundan sonra en ağır cezaları hiçbir ehemmiyeti kalmaz. O risalelerin kuvvetli hakikatları elbette binler adamı tehlike-i ebediyelerinden kurtarmalarına meydan açtığı için başımıza ne gelirse gelsin medar-ı şükrandır. İktidar ve ihtiyarımız haricinden en ehemmiyetli makamlarda Risale-i Nur'un yüksek dersleri inceden inceye okunması gayet mühimdir.                                                 * * *                                                                                                                       -74-                                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ            Aziz, Sıddık Kardeşlerim!             لِكُلِّ مُصِيبَةٍ اِنَّا لِلَّهِ وَاِنَّآ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ       Hakikaten Hâfız Ali, Hâfız Mehmed ve Mehmed Zühdü'nün vefatları; değil yalnız bize ve Isparta'ya, belki bu memlekete ve âlem-i İslâma büyük bir zâyiattır. Fakat şimdiye kadar bir cilve-i inâyet olarak, Risâle-i Nur'un bir şâkirdi zâyi olduğu zaman, der'akab iki-üç tane o sistemde meydana çıktığından, kuvvetle ümidvârız ki, başka şekilde o kahramanların vazifelerini görecek, ümid ettiğimizden ciddî şâkirdler çıkarlar, görürler. Zâten o üç mübarek merhum zâtlar, az bir zamanda,  yüz senelik vazîfe-i îmâniyeyi gördüler. Cenâb-ı Erham-ür-râhimîn, onların yazdıkları ve neşrettikleri ve okudukları huruf-u Nuriye adedince onlara rahmet eylesin. Âmin!              Benim tarafımdan o Hâfız Mehmed'in akrabasını ve mübarek köyünü tâziye ediniz. Ben de, onu Hâfız Ali ve Mehmed Zühdü'ye arkadaş edip üstadlarımın aktab kısmının isimleri içinde o üçünün isimlerini dahil edip, Hâfız Akif'i dahi Asım ve Lûtfi'ye arkadaş ettim.                                                 * * * sh:» (D- 49)                                                                                                                      -75-                                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ             Aziz, Sıddık Kardeşlerim! الْخَيْرُ فِيهَا اخْتَارَهُ اللَّهُ sırrıyle, bu mes'elemizin te'hiri hayırdır. Çünki bütün mekteblerde ve dairelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hâl ise, âlem-i İslâm'a ve istikbâle pek elîm ve acı bir te'sîri olacaktı. Şimdi ihtiyarımızın hâricinde onun mâhiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyâde alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine kat'î hüccetler gösteren ve isbat eden Risâle-i Nur geçmesi, kemâl-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hâdisedir ki; bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ îdam olsalar, Dîn-i İslâm cihetiyle yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan ve irtidattan en mütemerridleri bir derece kurtarır, meşkûk bir küfre çıkarır, mağrûrâne ve cür'etkârane tecavüzlerini tâdil eder. Mahkemede son söz olarak yüzlerine söylediğim bu cümle: «Milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir kudsî hakikata, başımız dahi feda olsun.» ile, bizim nihayete kadar sebat edeceğimizi dâva etmişiz. Bu dâvadan vazgeçilmez. İçinizde vazgeçecek yok ümid ediyorum.  Mâdem şimdiye kadar sabrettiniz, «Daha kısmetimiz ve vazifemiz bitmedi» diye tahammül ve sabrediniz. Her halde «Meyve» deki kat'î hüccetler ile kabil-i inkâr olmayan îdam-ı ebedî ve nihayetsiz haps-i münferid mesleğini müdâfaa etmek için Risâle-i Nur'a karşı anûdâne hareket edilmeyerek, belki musâlâha veya mütâreke çaresi aranılacak.          الصَّبْرُ مِفْتَاهُ الْفَرَجِ  وَالسُّرُورِ                                                 * * *                                                                                                                      -76-                                                              بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!                         İhtiyarsız üç nokta kalbe geldi, demek beyanı münasibdir.                          اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ âyeti, hem Risâle-i Nur'a, hem  مَيْتًا   kelimesiyle üç kuvvetli emâre ve münâsebetler ile Risâle-i Nur'un bu bîçâre şâkirdlerine işareti «Birinci Şuâ» da îzah edilmiş. Şimdi bu hâdisede, o emârelerden birisi tam hükmediyor. Çünki bize zulmedenler, ellerinde hayat ve  sh:» (D- 50) medeniyeti ve lezzeti tutup, bizi o tarz-ı hayata ehemmiyet vermemekle ittiham edip, mes'ul ederler, hattâ îdam ve ağır ceza ile hapse sokmak isterler. Fakat kanunca sebep bulamıyolar. Biz dahi elimizde hayât-ı bâkıyenin mukaddamesi ve perdesi olan mevti ve ölümü tutup, onların başkalarına vurup intibaha getirmek ve onların hakikî mes'uliyet ve mahkûmiyetten ve îdam-ı ebedî ve dâimî haps-i münferidden kurtulmalarına bütün kuvvetimizle çalışıyoruz. Hattâ Ankara'ya giden şiddetli risâleler sebebiyle en ağır ceza nefsime verilse, fakat ceza verenler o risâleler ile ölümün îdamından kurtulsalar; hem kalbim, hem nefsim razı olurlar. Demek, biz onların iki cihanda yaşamalarını istiyoruz, arıyoruz. Onlar bizim ölmemizi istiyorlar, bahâneler arıyorlar. Fakat güneş gibi zâhir ve göz ile görünür gündüz gibi bir hakikat-ı mevtiye ve her gün insanlarda otuzbin cenaze, ehli dalâlet hakkında, otuzbin îdam-ı ebedî  otuzbin  haps-i münferid fermanlarını, ilâmnamelerini gösterdiklerinden, biz onlara karşı mağlûb değiliz. Ne yaparlarsa yapsınlar.  اِنَّ حِذْبَ اللَّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ âyeti, oniki seneden beri en acınacak mağlûbiyetimiz zamanında dahi, cifir ve ebced hesabiyle galibiyetimize aynı tarihiyle müjde ediyor. Mâdem hakikat budur; biz şimdiden sonra hem mahkemeye, hem halka diyeceğiz ki:              «Bu gözümüz önünde ve bizi bekliyen ölümün îdam-ı ebedîsinden ve karşımızda kapısını açan ve bizi cebr-i kat'î ile çağıran kabrin daimî karanlık haps-i münferidinden kurtulmağa çalışıyoruz. Hem sizin de o dehşetli ve çâresiz musibetten kurtulmanıza yardım ediyoruz. Sizin nazarınızda en büyük bir mes'ele-i dünyeviye ve siyasiye, bizim nazarımızda ve hakikat cihetinde kıymeti pek azdır ve bilfiil vazifedar olmayanlara mâlâyâni ve ehemmiyetsizdir ve kıymeti yoktur. Fakat bizim iştigal ettiğimiz vazife-i zaruriye-i insaniye ise, herkese her zaman ciddî alâkası var. Bu vazifemizi beğenmiyenler ve kaldıranlar ölümü kaldırmalı ve kabri kapamalı!             İkinci ve üçüncü noktalar şimdilik geri kaldı.                                                 * * *                                                                                                                       -77-                                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                          HÜSREV'İN FIKRASININ HULÂSASIDIR             Risâle-i Nur'un kerâmetlerindendir ki; Üsdadımız Hazretleri: «ey mülhidler ve ey zındıklar! Risâle-i Nur'a ilişmeyiniz! Risâle-i  sh:» (D- 51) Nur, âfâtın def'ine sadaka gibi vesile olmasından, ona karşı olan hücum ve onun tâtili, âfâta karşı olan müdâfaasını zaifleştirir. Eğer ilişirseniz, yakından bekliyen belâlar, sel gibi üstünüze yağacaktır.» diye, on senedir kerrâtla söylüyordu. Bu hususta şâhid olduğumuz felâketler pek çoktur. Dört seneden beri Risâle-i Nur'a ve Şâkirdlerine her ne vakit ilişilmiş ise; bir felâket, bir musibet tâkib etmiş ve Risâle-i Nur'un ehemmiyetini ve âfâtın def'ine vesile olduğunu göstermiştir. İşte Üstadımız Bediüzzaman'ın Risâle-i Nur ile haber verdiği yüzler hâdisat içinde felâketler zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört felâket, Risâle-i Nur'un bir vesile-i def'-i belâ olduğunu gösterdi. Cenâb-ı Hak, bize ve Risâle-i Nur'a taarruz edenlerin kalblerine îman ve başlarına hakikatı görecek akıl ve göz ihsân etsin; bizi bu zindanlardan, onları da bu felâketlerden kurtarsın, âmin!                                                                                                                        Hüsrev                                                * * *                                                                                                                      -78-                                                                                                                بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Bir cilve-i inâyet-i Rabbâniyedir ki; daha müdâfaâtımızı ve evraklarımızı ve kitabları görmeden, yalnız perde altında hissedip maârif vekilinin dehşetli püskürmesi ve hücumu, «Beşinci Şuâ» ve «Hücumat-ı Sittenin Zeyli» gibi gayet şiddetli mahrem risâleleri en ehemmiyetli makamat bilfiil tenkid için tedkik etmesi ve müdâfaatımın ciddî, dokunaklı küfr-ü mutlaka cür'etkârâne darbeleri Ankara'nın bize karşı çok şiddetli davranmasını beklerken, mes'elenin azametine nisbeten gayet mülâyimâne belki musalâhakârane vaziyet almış. Ve bu cilve-i inâyetin bir hikmeti de şudur: Risâle-i Nur'un, umum memlekete alâkası cihetiyle umumî bir dershanede ve büyük makamatta dikkat ve merakla okunmasıdır. Evet, bu zamanda böyle yüksek bir ders, elbette böyle cem'iyetli ve küllî ve umumî dairelerde okunması, büyük bir inâyettir ve küfr-ü mutlakı kırdığına bir kuvvetli emâredir.              Kardeşlerim! Herhalde bu kadar sıkıntı ve zararı çeken zaif bir kısım aile sâhipleri, bir derece Risâle-i Nur'dan ve bizden çekinmek, belki vazgeçmek için bir mazeret olabilir zanniyle, tahliyeden sonra değişmek ihtimaline binaen derim: Bu derece kıymetdar bir mala, bu maddî ve mânevî fiat veren ve bu azâbı çeken o maldan vazgeçmek büyük bir hasârettir. Hem her birisi, Risâle-i Nur'un eczâlarını ve alâkadarlarını ve bizi muhafaza ve yardım ve hizmeti birden bıraksa; hem ona, hem bizlere  sh:» (D- 52)     lüzumsuz bir zarardır. Onun için; ihtiyatla beraber, sadâkatı ve irtibatı ve hizmeti değiştirmemek lâzımdır.                                                 * * *                                                                                                                       -79-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Bir cilve-i inâyet-i Rabbâniye ve bir himâyet-i İlâhiyedir ki; Ankara'da ehl-i vukuf hey'eti, Risâle-i Nur'un hakikatlarına karşı mağlûb olup, şiddetli tenkit ve itirazın çok esbabı var iken âdeta berâetine karar verdiklerini işittim. Halbuki mahremlerin şedit ifadeleri ve müdâfaatın dokunaklı meydan okumaları ve maârif vekilinin dehşetli hücumu ve ehl-i vukufun hey'etinde maârif dairesine mensub ehemmiyetli iki maddî feylesofların ve yeni îcadlara tarafdar büyük bir âlimin bulunması ve bir seneden beri gizli zındıka komitesi aleyhimize Halk Fırkasını ve Maârifi sevketmesi cihetiyle, ehl-i vukufun pek şiddetli itirazları ve bizi ağır cezalarla ittiham etmelerini beklerken, himâyet ve inâyet-i Rahmâniye imdada yetişip onlara Risâle-i Nur'un yüksek makamını göstererek, şiddetli tenkidlerden vazgeçirmiş.              Hattâ bizi cezalardan kurtarmak fikriyle ve Eskişehir Mes'elesi ve Otuzbir Mart hâdise-i meşhuresiyle beni sâbıkalı bir mücrim-i siyasî nazariyle baktırmamak ve sırf din ve îman için hareket ettiğimizi ve siyaset fikri bulunmadığını göstermek fikriyle demişler ki: «Said Nursî, eskiden beri ara sıra peygambere verasetlik dâvasında bulunur. Kur'an ve îman hizmetinde müceddidlik tavrını alır, yâni bâzan bir nevi cezbeye mağlûb olup meczubâne hareket eder.» İşte bu fıkra ile feylesofların dinsizce tâbirler ile, kim olursa olsun din lehinde kuvvetli hareket edenlere: Vazifesi, müceddidlik irsiyetiyle yapıyor diye, hem bir kısım kardeşlerimiz haddimden çok ziyâde hüsn-ü zanlarını tenkid etmek, hem bana bir cezbe isnad ile şiddetlerimde beni siyasetten ve cezadan tebrie etmek ve bize muârız ve düşman olanlarını bir derece okşamak ve işârât-ı Kur'aniye ve kerâmât-ı Aleviye ve Gavsiye hakikatları kuvvetli olduklarını göstermek ve herkese kıyâsen bende dahi bulunması tahminlerince muhakkak olan hubb-u câh ve enâniyet ve hodfuruşluğu kırmak için, o dinsizce feylesofane tâbirini istimal etmişler.              O tâbire karşı Risâle-i Nur, baştan nihayetine kadar güneş gibi bir cevabdır. Ve mesleğimiz, terk-i enâniyet ve uhuvvet olmasından, bizde hodfuruşâne şatahat bulunmadığından, yeni Said'in Risale-i Nur zamanındaki mahviyetkârâne hayatı ve   sh:» (D- 53) mübarek kardeşlerinin ifratkârâne hüsn-ü zanlarını hatıra bakmayarak mükerrer derslerle tâdil etmesi, o tâbir ile işmam edilen mânayı tam çürütüyor, izâle eder.                                                 * * *                                                                                                                       -80-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Bize ihbar edene ve yazana zarar gelmemek için, şimdilik ehl-i vukufun ittifakıyla kararlarını size göndermiyeceğim. Bu son ehl-i vukuf, bütün kuvvetiyle bizi kurtarmak ve ehl-i dalâlet ve bid'iyyatın şerrinden muhafaza etmek için çalışmışlar, bize isnad edilen bütün suçlardan tebrie ediyorlar. Ve Risâle-i Nur'dan tam ders aldıklarını ihsas edip, Risâle-i Nur'un ilmî ve îmanî kısmının ekseriyet-i mutlaka ile vâkıfâne yazıldığını ve Said ise hem samimî, hem ciddî kanâatlerini beyan ederek, ondaki kuvvet ve iktidar; isnad edildiği gibi tarikat îcadı veya cem'iyet kurmak veya hükûmet ile mübâreze etmek değildir, belki yalnız Kur'an'ın hakikatlarını muhtaçlara bildirmek kuvvet ve iktidarıdır diye müttefikan karar vermişler. Ve gayr-ı ilmî tâbir ettikleri mahremlere karşı demişler ki: «Bâzan cezbeye ve şuurun heyecanına ve ihtilâl-i ruhiyeye kapılmasından, bu eserler ile mes'ul olmamak lâzım geliyor.» mânasını ifham ediyorlar. Ve «Eski Said», «Yeni Said» tâbirinde, iki şahsiyet ve ikincisinde, fevkalâde bir kuvvet-i îmâniye ve İlm-i Hakaik-ı Kur'aniye mânasını, feylesofların hatırı için «Bir nevi cezbe ve ihtilâl-i dimâğiye ihtimali var.» diye hem bizi şiddetli tâbiratın mes'uliyetinden kurtarmak, hem muârızlarımızı okşamak için «sem'ü basar cihetinde hallüsinasyon hastalığı ihtimali nazar-ı dikkate alınabilir.» demişler.             Onların bu ihtimalini esasiyle çürüten, ellerine geçen ve bütün akılları geri bırakan Nur Risâleleri ve bütün avukatlara hayret veren «Müdâfaa» ve «Meyve Risâleleri» kâfi ve vâfi bir cevaptır. Ben çok şükrediyorum ki, bir hadîs-i şerîfin mazhariyeti bu ihtimal ile bana verilmiş.              Hem o ehl-i vukuf, bütün kardeşlerimizi ve beni tam tebrie edip derler: «Said'in âlimane ve vâkıfane eserlerine îman ve âhiretleri için bağlanmışlar; hiçbir cihette hükûmete karşı bir su-i kasdlarına dair bir sarâhat ve bir emâre, ne muhâberelerinde ve ne de kitab ve risâlelerinde bulmadık.» diye o hey'etin ittifakıyle karar verip biri feylesof Necati, biri Yusuf Ziya (âlim), biri de feylesof Yusuf namlarında imza etmişler.              Lâtif bir tevâfuktur ki; biz bu hapse kendimiz hakkında bir med-  sh:» (D- 54) rese-i Yûsufiye ve «Meyve Risâlesi» onun meyvesidir dediğimiz gibi, bu iki Yusuf dahi perde altında «Biz dahi o medrese-i Yusufiye'deki derse hissedarız lisan-ı halleriyle ifade etmelerdir. Hem cezbeye lâtif bir delilleridir ki;  «Otuzüçüncü Söz» ve «Otuzüç Pencereli Otuzüçüncü Mektub» gibi tâbirleri, hem kendi kedisinin «Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!» tesbihini işitmesi, hem kendini bir mezar taşı görmesi, cezbe ve hallüsinasyon ihtimaline delil göstermeleridir.                                                                                                                        Said Nursî                                                                                                                        -81-                                                  بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ              Aziz, Sıddık Kardeşlerim!              Mâdem biz, çok emârelerle inâyet altındayız ve mâdem gayet çok ve insafsız düşmanlara karşı Risâle-i Nur mağlûb olmadı, maârif vekilini ve Halk Fırkasını bir derece susturdu ve mâdem bu kadar geniş bir sahada ve mes'elemizi pek ziyâde i'zam ile hükûmeti telâşa düşürenler, her halde iftiralarını ve yalanlarını bir derece setretmeye bahaneler ile çalışacaklar; elbette bize lâzım: Kemâl-i teslimiyetle sabır ve temkinde bulunmak ve bilhassa inkısar-ı hayale düşmemek ve bâzan ümidin hilâf-ı zuhuriyle me'yus olmamak ve muvakkat fırtınalar ile sarsılmamak!. Evet, gerçi inkisar-ı hayâl, ehl-i dünyada kuvve-i mâneviyelerini ve şevklerini kırar; fakat meşakkat ve mücahede ve sıkıntıların altında inâyet ve rahmetin iltifatlarını gören Risâle-i Nur Şâkirdlerine inkısar-ı hayâl, gayretlerini ve ileri atılmasını ve ciddiyetlerini takviye etmek lâzım geliyor. Kırk sene evvel ehl-i siyaset, bana bir cinnet-i muvakkata isnadiyle tımarhaneye sevkettiler. Ben onlara dedim: Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum; o çeşit akıldan istifa ediyorum; وَكُلُّ النَّاسِ مَجْنُونٌ وَلَكِنْ عَلَى قَدَرِ الْهَوَى اِخْتَلَفَ  الْجُنُونُ                            kaidesini sizlerde görüyorum demiştim. Şimdi dahi beni ve kardeşlerimi şiddetli bir mes'uliyetten kurtarmak fikriyle bana mahrem risâle cihetiyle arasıra bir cezbe, bir cinnet-i muvakkata isnad edenlere aynı sözleri tekrarla beraber, iki cihetle memnunum:              Birisi: Hadîs-i sahîhde vardır ki: «Bir adam kemâl-i îmanı kazandığına, avâm-ı nâsın akıllarının tavr-ı hâricindeki yüksek hallerini mecnunluk, divanelik saymaları, onun kemâl-i îmânına ve tam îtikadına delâlet eder.» diye ferman ediyor.              İkinci cihet: Ben, bu hapisdeki kardeşlerimin selâmetleri ve ne- sh:» (D- 55) catları ve zulmetten kurtulmaları için; değil yalnız bir divanelik isnâdını, belki kemâl-i fahir ve ferahla tamam aklımı ve hayatımı fedâ etmesini kabul ediyorum. Hattâ siz münâsib görürseniz, o üç zâtlara benim tarafımdan bir teşekkürnâme yazılsın ve onları mânevî kazançlarımıza teşrik ettiğimiz bildirilsin.                                                 * * *                                                                                                                       -82-             Aziz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet-i Kur'aniyede Ve İmâniyede Hâlis Arkadaşlarım! ve âhiret Yolunda Ayrılmaz Yoldaşlarım!             Biz birbirimizden ayrılmak zamanı yakın olması cihetiyle, sıkıntıdan neş'et eden gerginlikler ve kusurlar yüzünden «İhlâs Risalesi» nin düsturları muhafaza edilmediğinden, siz birbirinizle tamam helâllaşmak lâzımdır ve zarurîdir. Siz, birbirinize en fedâkâr, nesebi kardeşden daha ziyade kardeşsiniz. Kardeş ise, kardeşinin kusurunu örter, unutur ve afveder. Ben burada hilâf-ı me'mül ihtilâfınızı ve enâniyetinizi nefs-i emmâreye vermiyorum ve Risâle-i Nur Şâkirdlerine yakıştıramıyorum; belki nefs-i emmâresini terkeden evliyâlarda dahi bulunan bir nevi muvakkat enaniyet telâkki ediyorum. Siz benim bu hüsn-ü zannımı inâd ile kırmayınız, barışınız.                                                * * *                                                                                                                      -83-             Kardeşlerim!                         Ehl-i vukuf raporundan anlaşılıyor ki: Risâle-i Nur, bize karşı bütün muârız tâifeleri mağlûb ediyor ki; «Hüccetu'llahil-Bâliğa» ve «İhtiyar» ve «İhlâs Risâleleri» ni tekrâr ile nazar-ı dikkati celbediyorlar. Hem gayet sathî ve cevapları pek zâhir ve güya müteassıbâne hocavârî tenkidleri ve hiç münâsebeti olmayan ve hakikî mutâbık olan mes'eleleri anlamadan «mâbeynlerinde tezad var» demeleri ve risâlelerin yüzde doksanını tamamiyle çekinmeyerek tasdik ve takdirleri ve teslimleri ve «Hücumat-ı Sitte Zeyli» nin pek şiddetli bir surette yeni icadlara fetva verenleri cerh ve tezyif etmesine mukabil,  yalnız nezâhet-i lisaniye demişler. Ve dinsizler tarafından öldürülen mazlum ve dindar hıristiyanlar âhir zamanda bir nevi şehid olabilir dediğimi; baş açık namaz kılmak ve türkçe ezan okumağa Zeylin şiddet-i hücumunu zıd göstermeleri ile iktifa etmeleri, kat'iyyen onların Risâle-i Nur'a karşı mağlûbiyetlerini gösteriyor kanâatını veriyor.                                                                                                                        Said Nursî  
 

REKLAMLAR

Web Site Tasarımı

Yönetim Panelli Website Tasarımlarınız için

0532 307 60 09

 

 

İSTATİSTİKLER

OS : Linux c
PHP : 5.3.29
MySQL : 5.7.43
Zaman : 23:25
Ön bellekleme : Etkisizleştirildi
GZIP : Etkisizleştirildi
Üyeler : 31076
İçerik : 1247
Web Bağlantıları : 2
İçerik Tıklama Görünümü : 2202573

Haberler

Yükün dürüstlükse gücün düşer belki ama başın düşmez.

 

Kızılderili Atasözü